ŞEVVAL SAM SOSYAL LİNÇ YAŞIYOR
"O cümleyi oradan cımbızlayıp servis eden her kimse ona sesleniyorum… O da bir gün, içerideki gazeteciler gibi, düşüncelerinden dolayı tutuklanırsa, nasıl dün Silivri’de olan gazetecilere destek verdiysem, gün geldiğinde onun düşünce özgürlüğü için de yapılan eylemde ön saflarda olacağımdan emin olabilir!"

Şu anda yaşadığın ne?

- Çok açık değil mi? Evet.. “sosyal linç” yaşıyorum. Ama sadece ben değil, toplum olarak hepimiz bir “korku imparatorluğu”nda yaşıyoruz. Bugün bana, yarın sana…

Karamürsel ve Düzce konserlerinin iptal edilmesine ne diyorsun?

- Van’daki üniversite öğrencileriyle olan o güzelim sohbetten, sadece bir iki cümle cımbızlayıp, yanlış bir mana çıkarıp, “Bu kadın aslında ne demek istiyor?” aldırmadan değerlendirme yapan, daha doğrusu o “cımbız cümleler”i servis eden insanlar oldu. Canları sağ olsun! Onlar, benim konserlerime gelmek istemeyebilir. Onların düşüncesidir, saygım var. Ama ya peki gelmek isteyenler? İsteyenlerin sesini, istemeyenlerin sesi bastırıyorsa bu mahalle baskına somut bir örnektir!

Senin Van’da anlatmak istediğin neydi?

- “Hepimiz için bu ülkede düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü olmalı. Ama yok” dedim.  Şu anda, orada anlattıklarımın sağlamasını yaşıyorum. Bu ülkede, “Eğitim haktır” dediği için, cezaevinde olan öğrenciler var. Düşüncelerini açıkça yazıp çizdikleri için yine cezaevinde olan gazeteciler var. Benim durduğum yer aynı ve hep aynı olacak. Düşünce, ifade ve inanç özgürlüğünü savunuyorum. Şu anda da farklı bir şey söylemiyorum. Orda da söylemedim…

O sohbet esnasında tam olarak ne söyledin?

KİMSE MEVLANA’DAN BAHSETMESİN!

Ben hayatın özüne odaklanmış biriyim. Bunun için bütün sanatlardan, felsefelerden ve tabiatın bütün renklerinden faydalanmak arzusundayım. Bu anlamda, özgür düşünceden besleniyorum.

Herkese de bunu temenni ediyorum. “Ne olursa ol, kim olursan ol gel” son derece büyük bir felsefe. Ama bu felsefeyi hayata geçirmediğimiz sürece, kimse de bu ülkede Mevlana’dan bahsetmesin!

- Söylediğim o kadar açık ve net ki, “20 yıl önce başörtüsü serbest bırakılsaydı, bugün bunları tartışmıyor ve yaşamıyor olacaktık” dedim. Yasaklar bizi bugünlere getirdi...

Peki “Başörtüsü bir tekstil ürünüdür” dedin mi?

- Ben, “Başörtüsü bir tekstli ürünüdür” derken, bir teşbih yaptım. İnsanları başörtülü veya başörtüsüz diye ayırmam. İnsanları başlarına taktıkları tekstil ürününe bakmam kalplerine bakarım.. inançlarına saygım sonsuz diye orada da dile getirdim. Şimdi kendi uğradığım haksızlık doğrultusunda, anlıyorum ki, bırakın düşünme özgürlüğünü, düşünce yetilerimizi bile kaybetmişiz…

Yaşadığın şeylerden dolayı endişeleniyor musun?

- Benim için kötü hadise yoktur, iyi tecrübe vardır. Bir şaşkınlık ve üzüntü yaşıyorum. O gün tam da bunu eleştiriyordum.Demek ki, gerçekten mahalle baskısı varmış, gerçekten korku imparatorluğunda yaşıyormuşuz.. İnsanlar bu ülkede düşüncelerini açıkça söylediği zaman, devlete gelene kadar, kendi etraflarından baskı görüyorlar. Ama ben, kullandığım teşbihin ne anlama geldiği anlamak istemeyen biri için ne yapabilirim. Haksızlığa, yapan kim olursa olsun karşıyım. Aynı haksızlık başörtülülere yapıldığında da, başka bir dinden, başka bir ideolojiden olanlara yapıldığında da. Bizim artık bunları çoktan geçmiş olmamız lazım.. Müslüman, Yahudi, Kürt, Türk, kadın, erkek, zengin, fakir, güzel, çirkin, beyaz, siyah fark etmeksizin, insanların gözünün içindeki ışığa ve gönüllerine bakmanın derdindeyim. Kalplerindeki sevgiye...

Geri kalan her şey “şekil.” Hayatım boyunca özgürlüğü savundum. Oradaki çocuklara söylediğim bir cümle var, “Düşüncelerinizi açık ve net ifade edin. Düşüncelerinizin, inançlarınızın arkasında durun, onları savunun, ama lütfen provakatif olmayın, cümleleriniz barışa dair olsun…” Şimdi bunu söyleyen biri nasıl olur da, “Başörtüsü bir bez parçasıdır, tekstil ürünüdür” diye hakarete varacak bir şey söyler? Cümlenin önüne, arkasına ve içeriğine bakmaksınız, bir cümleyi çekip bir değerlendirme yapmak yanlış…

Üniversite öğrencileriyle yaptığın sohbette Allah yerine, tanrı yerine, tasarımcı kelimesi geçiyor…
- Kelimelere değil, işin özüne takılmamız, anlatmak istediklerimin özünü anlamamız gerekiyor. İnsanlar tabiata da mı bakmıyorlar? Baktıkları zaman bunun müthiş bir sanat olduğunu görebilirler. Müthiş bir mucize var tabiatta, müthiş bir zeka var. Tanrı, Allah, tasarımcı, yaratan bunlar sadece kelime. Allah’ın 99 ismi yok mu? İçindeki anlam mühim. Benim tasarımcı diye tanımladığım kavrama, müthiş bir hayranlığım var. Tabiata, 24 saat, sadece bakarak ibadet eden bir insanım. Gördüğüm her çiçeği, gökyüzündeki her yıldızı sonsuza kadar izleyebilirim. Rüzgarı dinlemekten aldığım keyif, bir hayvanın uyurken çıkardığı mırıltı, tabiatın bütün işleyişi sistemi… Yaratıcıya duyduğum hayranlığı çoğaltıyor. Ben ona “tasarımcı” demişim, Allah demişim, tanrı demişim ne önemi var? Bunlar da takılmamak lazım. İşin özünü anlamak lazım. Ama bunlar, benim düşüncelerim. Kimse benim gibi düşünmek zorunda da değil. Sadece birbirimizin farklı düşüncelerini kabul etmemiz gerekiyor. Ama bugünün Türkiyesi’nde farklı seslere tahammülümüz bile yok. Beni üzen de bu oldu..
"
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.