BİR BABANIN ACI GÖZYAŞLARI...

Duaları kabul olmuş,
uzun yıllar sonra,
tam tamına on bir yıl sonra
Kemal'le Zehra'nın tek evlatları
Murat doğmuştu.

"Yarabbim, bize de bir evlat nasip ettin!" diyerek şükür duaları edip adaklarını yerine getirmişlerdi.

Murat doğmuştu, ama ailenin ekonomik durumu pek elverişli sayılmazdı.

Karı koca, Trabzon'un uzak köylerinden birinde
ufak çapta kendi tarlalarında sebze ve meyve yetiştirip satıyorlardı.

Başlarını sokacak küçük bir köy evleri ve ahırda bir inekleri vardı.

Günlük kazançları sadece kendilerine yetiyordu, kimseye muhtaç değildiler.

Baba Kemal,
işte o an dua edip kendi kendine söz vermişti.

Bütün imkânsızlıklara rağmen karı koca çok çalışıp, yemeyip, içmeyip
Murat'ı en iyi şekilde yetiştirip okutacaklardı.

Yıllar çok çabuk geçiyordu, Murat hızla büyüyordu. İlkokul, ortaokul, lise derken artık üniversite çağına gelmişti.

Bir gün lise öğretmeni Melahat Hanım, Murat'ın anne ve babasını çağırıp onlarla konuşmak istedi.

Melahat Hanım,
"Murat'ı mutlaka okutmalısınız, bu çocuk çok zeki, mutlaka başaracak ve ileride çok büyük bir adam olacak," dediğinde Baba Kemal ne yapacağını düşünüyordu.

Anne Zehra ise hiç düşünmeden
babadan kalma hisseli arazisini satmaya çoktan karar vermişti bile.

Kocaman anne yüreğidir Zehra ananın yüreği,
dayanır mı sanırsınız evladının imkansızlık içinde okuyamamasına.

Murat, üniversite imtihanlarına girmiş ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni yüksek bir puanla kazanmıştı.

Artık okumak için İstanbul'a gitmesi gerekiyordu.
Tek idealleri evlatlarını okutmak olan anne Zehra,
arsayı üçte bir fiyatına satmak zorunda kalmış,
aldıkları parayı
Murat'ın eğitimi için şimdiden hazırlamışlardı bile.

Trabzon nereeee,
İstanbul nereeee...
Anne ve baba olarak İstanbul'a nasıl gidip geleceklerini bile bilmiyorlardı.

İstanbul'da yakın akrabalarından birisi olan Yılmaz Bey'i
arayıp Murat'a yardımcı olmak için destek istemişler,
bu istek üzerine
yakın akrabaları olan
Yılmaz Bey, Murat'ı okuluna yazdırıp ulaşım ve ikametgah konusunda da yardımcı olmuştu.

Murat çok başarılı bir öğrenciydi, tıp fakültesini bitirip uzmanlık sınavlarını kazanıp uzman doktor olmaya hak kazanmış, görev yeri olarak da
Avrupa'nın gözde ülkelerinden birisi olan Almanya'dan ciddi bir iş teklifi almıştı.

Almanya'da çalışmaya başladığı yıllarda,
kendisi gibi uzman doktor olan Elif Hanım'la tanışmış ve evlenmeye karar vermişlerdi.

Yeni evli genç doktorların artık Türkiye'ye, anavatanlarına dönme vakitleri gelmişti.

Ekonomik olarak güçlenmişler, İstanbul'un en güzide semtlerinden biri olan Kadıköy'de
donanımlı bir muayene açmışlardı.

İkisi de çocuk doktoruydular. Yoğunluktan hastalarına yetişmekte zaman açısından zorluk yaşıyorlardı.

Ekonomik durumları kısa zamanda daha da iyileşmişti.

İstanbul'un müstesna yerlerinden biri olan
Dragos'ta da çok güzel bir villa satın almışlar,
evlerinin içini zevklerine göre dayamış döşemişlerdi.

Murat'ın anne ve babası artık yaşlanmışlardı,
eskisi gibi günlük işlerinde çalışamıyorlardı,

Okuma yazmaları bile yoktu, çocuklarından gelecek güzel haberi beklemekten gözleri yollarda kalmıştı.

Sonunda muratlarına ermişlerdi.
Murat'tan bekledikleri mektup köy muhtarına iletilmiş, oğulları tarafından kendilerine bir miktar da para gönderilmişti.

Murat, annesinin ve babasının otobüse binip verdiği adresteki evlerine gelmelerini istemişti.

Anne ve baba olarak içi içlerine sığmıyordu.
Nihayet yıllarca göremedikleri
evlatlarına kavuşacaklardı.

Çar çabuk bohçalarının içerisine yolda yiyecekleri azıklarını ve birkaç eşya daha yerleştirip
şehir merkezinden kalkan ilk otobüsle İstanbul'a hareket etmişlerdi.

Verilen adresi zor da olsa bulmuşlar, nihayet oğullarının evinin önüne gelmişlerdi.

Bahçenin demir kapısını açmaya çalışırken,
kapıdaki çıngırak ötünce evin kapısı açılıp içerden genç bir kadın çıkmıştı.

Evin hanımı olan genç kadın,
köyden ilk defa İstanbul'a gelmişliğin şaşkınlığı içerisinde olan anne ve babaya,
"Buyurun, kimi aradınız?" dediğinde,

Anne baba olarak evlatları Murat'ın evine geldiklerini söyledilerse de evin hanımı çok ikna olmamıştı.

Şaşkınlık içindeydiler, girişteki kapı merdivenlerinde öylece dona kalmışlardı.

Genç kadın evin içerisine doğru dönerek seslendi.

"Murat çabuk gel, kapıda iki kişi var, annen ve baban olduklarını iddia ediyorlar, bak bakalım kimdir bu gelenler?" der demez,

Murat bir hışımla kapının önüne çıkınca heyecandan kalbi duracak gibi olmuştu sanki.

İşte yıllar sonra
büyütüp, bütün imkansızlıklarına rağmen kendisini okutup,
bugünkü duruma gelmelerini sağlayan
anne ve babası
Murat'ın karşısında duruyordu.

Koşarak,
hemen anne ve babasının ellerini öptükten sonra onları evlerine davet etmiş, salona almadan önce
Elif'in Murat'a söylediği,
"Annenin ve babanın burada ne işleri var, ihtiyaçları varsa bir kaç kuruş verip tekrar köylerine geri gönderelim," sözü,
Murat'ın çok bozulacağını bile bile
Elif'in söylemiş olduğu sadece bir sözden ibaret değildi.

Madem öyle kalacaklarsa
onları müştemilatta misafir edelim, orada kalsınlar dediklerinde Murat çaresizce eşinin dediklerini kabul etmiş ve anne babasını evlerinin yanındaki müştemilata getirip burada kalabileceklerini söylemişti.

Anne baba belki okuma yazma bilmiyorlar, Trabzon'un uzak köylerinden gelmişlerse de
gelinlerinin yaptığı ukalalık yenilir yutulur cinsten de değildi.

Akşam olup yatmışlar, alışkanlık işte sabah namazıyla birlikte erken kalkmışlar,
namazlarını kıldıktan sonra köyden getirdikleri peynir ve mısır ekmeğini bohçalarından çıkarıp kahvaltı yapmak için evin mutfağına geçip çayı demlemişlerdi bile.

Bilirsiniz Trabzon'un kendine has yerli peynirleri vardır, kapalı ortamda kaplarından çıkarınca kokusu çok keskindir.

Birden bire keskin peynir kokusu evin içine yayılınca evin hanımı,
"Nedir bu koku, ne yiyorsunuz,
sabah sabah mutfağımı mahvettiniz, derhal buradan çıkın, müştemilata gidin, orada yiyin için," deyince,

Murat sesleri duyup aşağıya indiğinde annesine babasına sert çıkışan karısına,
"Sen bana bırak, karışma, ben hallederim," diyip anne babasını müştemilata getirip burada yiyip içmelerini,
evin içine girmemelerini tembih etmişti.

Anne, baba olarak şaşkındılar ama biricik evlatlarına karşı da çok hoşgörülüydüler.

Baba Kemal sabah erken kalkmıştı köyünden getirdiği tohumları oğlu sever diye kimse henüz kalkmadan bahçenin ön tarafına dikmişti.

Oğlu görürse çok sevinecektir diye beklerken, gelini sabah erken kalkmış bahçedeki dikilen tohumların yerlerinin kazındığını görünce kıyameti koparmıştı.

Başlangıcından beri gelişen olaylar,
aralıklarla bir hafta boyunca sürünce,

Baba Kemal, Zehra'ya dönüp, "Hanım, hazırlan, sabah erkenden kimse duymadan evden çıkıp köyümüze dönüyoruz," dedi.

Sabah gün doğmadan kalkmışlardı, akşamdan bohçalarını zaten hazırlamışlardı.

Evden dışarıya sessizce çıkarken oğlunun ve gelininin kendilerine göstermiş olduğu tavırlardan dolayı hayal kırıklığı içerisindeydiler.

Otogara gelip Trabzon otobüsüne bindiklerinde, Kemal ve Zehra birbirlerine bakıp için için ağlıyorlardı.

Murat yeni kalkmış kahvaltısını yapmış, işe giderken,
"Anne ve babama uğrayayım," dese de,
evde olmadıklarını görünce, "Eyvah, ben ne yaptım?" dercesine
pişmanlık duygusu içinde kapıya doğru koşarak annesini ve babasını aramaya başlamış ve bulamaz.

Karı koca,
annesine ve babasına karşı yaptıkları anlamsız tavırlardan çok pişman ve perişandı.

Aklına birdenbire otogara gitmek gelince arabasına atlayıp hızla otogara geldi, ama otobüs kalkmıştı.

Otobüsü bir an önce bulup önünü kesmeli ve anne babasından özür dileyip aşağıya indirmeliydi.

Evet, öyle de yaptı, otobüsü durdurup hıçkırıklarla anne babasının ellerine sarılıp onları aşağı inmeye davet etse de,

Baba Kemal gururlu ve onurlu bir insandı, kabul etmedi,
"Oğul, sen evine, eşinin yanına git, biz de annenle birlikte köyümüze dönelim," dedi.

Ve öyle de oldu.

Köylerine geri dönmüşlerdi. Yıllarca emek verdikleri, bakıp büyütüp,
bin bir emekle okuttukları evlatları Murat'tan gerekli saygıyı ve sevgiyi göremediklerine çok üzülüyorlardı.

Aradan uzun bir zaman geçmişti.
Baba Murat hastaydı artık, karı koca her şeylerini feda ettikleri evlatlarının kendilerine karşı tutumu
için için kemirmişti Baba Kemal'i.

Artık yolun sonuna geldiğini hissedebiliyordu.

Gel zaman, git zaman
oğlu Murat babasının çok hasta olduğunu yeni öğrendiğinde iş işten çoktan geçmişti bile.

Baba Kemal,
"Artık gitmek geliyor içimden,
Bir sabah masmavi bir bulutun peşinden, dönüşü olmayan yerlere,"
dercesine bu dünyaya veda etmiş, yüreğindeki dinmez sızıyla hakkın rahmetine kavuşmuştu.

Murat tarifsiz acılar içindeydi.
Annesinin boynuna sarılarak hüngür hüngür ağlarken annesi ona şöyle söylemişti:

"Anne gezindiğin bağ
baba ise yaslandığın dağdır.
Ömrünün en güzel çağı annen ve babanla olandır oğlum."

Bir dağ devrilmişti, o yüreği büyük küçük dev adam,
baba Kemal artık yoktu.

Oğlu Murat bu acıyla nasıl yaşayacaktı, duyduğu vicdan azabı ömür boyu onu hiç bırakmayacaktı.

Ve öyle de oldu...

Babasının yaşarken kıymetini bilememiş,
Son pişmanlık fayda etmez dercesine,
başı öne eğilmişti.

Bu hikâye de adı geçen kahramanların isimleri
sanal olsa da,
hikâyeleri,
yaşanmış gerçek bir hikâyedir,

Tamamı,
Kemal ve Zehra'nın gerçek hikayesidir.

Yaşarken annelerimizin ve babalarımızın değerini bilelim,
onlara sevgi ve saygımızı esirgemeyelim.

Annemizin ve babamızın omuzlarına yaslanıp sıcaklıklarını derinden hissederek helalliklerini isteyelim.

Baba!!!
Her yılbaşında
sana söyleyecek
bir tek
sözüm var.
Seni ne kadar çok seversem
o kadar çok olsun ömründen geçen yıllar.

Eve dönmez bir akşam;
Ve
gün yüzlü çocuğu,
Sorar meraktan,

"Nerede babam?"
Bakarlar, oldu, bitti.

Gelir, derler çocuğa
"Baban attaya gitti."

Zaman her şeyin ilacıdır derseler sakın inanma,

Zaman hiçbir şeyi iyileştirmez, sadece o acıyla nasıl yaşayabileceğini öğretir.

Kalın sağlıcakla...

{ "vars": { "account": "UA-28164355-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } } { "vars": { "account": "G-DQTZ4JSXP4" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }