Bir ürünün veya projenin maliyetini belirlemek ve karlılığı ölçmek için, doğrudan malzeme, işçilik, kira ve enerji giderlerinin yani girdilerin toplanarak sınıflandırılması ile hesaplanması sürecidir fayda kavramı. Aynı zamanda buradan hareketle bir ürünün veya hizmetin maliyetine kar marjı ilave edilerek hesaplamayı içeren bir yöntemdir fayda yaratmak. Aslında burada temel kriter toplam nakit faydanın toplam nakit maliyete bölünmesidir; bir anlamda fayda masraf oranı. Fayda masraf oranı 1 ise beklenen karların bugünkü değerinin maliyetine eşit olduğu, oran 1'den küçükse burada zarar söz konusu, yani maliyetin kardan daha fazla öne geçtiğinin ifadesidir. Onun için bir ürünün maliyet analizi yapıldığında fayda masraf oranının birden büyük çıkması gerekmektedir. Durum bu kadar açık ve net olduğu halde sanayici, otel sahibi, çiftçi ve kooperatif üretip satarken kar marjını koyarak önünü görürken ve işletmesinin fayda yaratıp kesintisiz devam etmesi sürerken neden tarımsal ürünlerde maliyet analizi yapılmamaktadır anlaşılabilir gibi değildir. Maliyet analizi yapılmadan üretici, toptancıların ve market sahiplerinin inisiyatifine bırakılarak, tarımın sürdürülebilir olması mümkün değildir. Zira tarımsal girdilerin fiyatları sürekli artarken çiftçinin tarladaki ürününün fiyatı gittikçe düşüyor ve tarlada çürüyorsa bu çiftçinin sorunu değil, devletin temel problemidir. Devlet her şeyden önce tüm ekonomik katmanlardan olan halkının karnını doyurmakla mükellef olduğu gibi üreticiyi de aynı düzlemde korumak ve üretimin aksamasına zemin teşkil edecek tüm sosyal önlemleri de almak zorundadır.
Zira çiftçinin zararı hem devlete hem de 86 milyona zarar olup, dünyada hiçbir devlet veya fert zararına çalışmazken, tarımda gittikçe artan zararın ve ziyanın neden önlenmediği çok ciddi ulusal bir sorundur. Kaldı ki ülkemizde ekilip biçilmeye müsait toplamda 24 milyon hektar tarım arazisi bulunduğu halde, böyle bir memlekette dört kişilik bir ailede güncel rakamlarla açlık sınırının 32.365 TL., gıda, kira, fatura ve temel harcamaları kapsayan yoksulluk sınırının 105.425 TL, sürekli yoksulluk oranının yüzde 13.6, sosyal yardımlaşma riski altında olanların oranının yüzde 27.9, medyan gelirinin (Bir nüfus içindeki bireylerin veya hanelerin gelirleri en düşükten en yükseğe doğru sıralandığında ortada kalan değerdir) yüzde 60 dikkate alındığında yoksulluk oranının yüzde 20.6, yoksulluk veya sosyal dışlanma altında olan fertlerin oranı yüzde 27.9, taksit ödeyenlerin veya borçlu olanların oranı yüzde 56.4, (Ülkemiz nüfusunun yüzde 5'ine bu ödemeler yük getirmezken, yüzde 37.7'sine biraz ve yüzde 13.7'sine çok yük getirmektedir) Kendilerine ait konutlarda oturanların oranı yüzde 57.1, kirada oturanlar yüzde 27 ve loǰmanda oturanlar da 0.9, diğer de evi olup da kirada oturmayanlardır. Manzaraya bakılınca hiçbir sosyal hukuk devletinde böyle eşitsizlik yani bölüşümsüzlük söz konusu olamaz.
Burada kategorileştirilmiş toplumsal bloklar bir ayrıştırmayı çağrıştırmakla birlikte, gıdaya erişim ve ulaşımda kendileri açısından yakın olmasına karşı maddi olanaksızlıklardan dolayı uzaklık devam etmektedir. Ürünler tarlada heba olup giderken bu üretimin bir organizasyonla kitlelere ucuz olarak ulaştırılması olanaklı iken, neden bu sürecin önü kesilip, tarladan 3 veya 5 TL gibi maliyetinin altında alınıp üretici soyulurken aynı ürünün/ürünlerin marketlerde 80 ve 100 TL'den satılması hangi rant senaryosunun galasıdır anlamak mümkün değildir. Neden çiftçilerimiz bile bile zarar ettirilirken birileri o emeğin üzerinden bedava vurgunlarla kasalarını doldurmaktadır. Bu durumda çiftçinin ayakta kalması imkansız olup, bu gidişattan başta ülkemiz olmak üzere bu topraklarda yaşayan çiftçiler ve tüm insan varlığımız olumsuz yani zararına etkilenmektedir. Aslında kurallar belli, maliyet analizi yapmak kolay, girdileri sübvanse etmek elimizde, üretim belli ve ne oluyor da bütün sorun pazarlamada astronomik fiyatlara ulaşıyor? Neden bu zincir üreticiden başlayarak tüketiciye kadar uzanmasında ne riskler yaşanıyor da ara kademeler kendi başlarına karar alıp fiyat belirleyerek üreticiyi ve tüketiciyi eziyorlar? İşte bu ve benzeri olaylardan dolayı toplumsal değeri azımsanmayacak kadar önemli olan üretim ve çiftçi desteklenmeyip, zarar faydanın önüne geçerek üreticiler tarımdan uzaklaşmaktadırlar.
Sonuç olarak; tarımsal üretimde muhakkak çiftçi önemli bir şekilde sahiplenilerek desteklenmelidir. Dünyada en güçlü örgüt devlettir ve devletimiz; otoyollara geçiş garantisi, şehir hastanelerine hasta garantisi ve hava limanlarına yolcu garantisi verip, bunu ülkemizde hayata geçirirken tarım sektöründe de bitkisel ve hayvansal ürünlere alım garantisi verebilir/vermelidir de. Ayrıca çiftçi borçlarının faizleri silinip ana para uygun bir şekilde yapılandırılmalı ki çiftçi nefes alabilsin. Bunu yapmak için de önce tarıma elverişli toprak stoğu belirlenip, hangi ürünün nerede desenlendirilmesi, üretim miktarının ne kadar olması, üretilecek ürünün ne kadarının ihraç edileceği, ne kadarının işlenip ne kadarının kuru veya yaş olarak tüketileceği belirlenmeli yani sağlıklı bir üretim planı başlatılmalıdır. Bu planlama lokal, bölgesel veya ülke geneli gibi dar alandan geniş alanlara kadar olmalı ki tarımsal üretim bütünlüğü sağlansın ve ekilip biçilmeyen toprak kalmasın. Bu tarz planlı üretim başlayınca sorunun çözülmesi çok kolaylaşacak ve ne ülkemiz, ne çiftçimiz ve ne de insanımız zarar görmeyecek ve çok önemli olan fayda masraf oranı da maliyet analizinde yüksek çıkarak fayda lehine şekillenecektir. Türk tarımı bu çıkmazdan kurtarılmayıp, sürekli ithalat yapılarak insanlarımızın karnını nereye kadar doyuracağız ve eriyen milli servetimizi bize kim geri verecek? Atalarımız çok doğru söylemiş: "Zararın neresinden dönersen kârdır ve taşıma su'yla değirmen dönmez."