Bu haftaki yazıma, kültür turlarımızda yola çıkarken koşulsuz güvendiğimiz, adı artık bu işin markası haline gelen ve Özbekistan yolculuğumuzu emanet ettiğimiz Gündönümü Turizm’e ve değerli Halil Kibar Güven’e teşekkür ederek başlamak istiyorum.
Mesleğine başladığı ilk yıllardan beri birlikte nice yollar yürüdüğümüz; çeyrek asır önce Nemrut Dağı’nda gün doğarken, o sabah soğuğu kaburgalarımın arasından süzülüp değil, âdeta kırıp geçerken bizi motive edip o yolu tamamlamamızı sağlayan; Kommagene Kralı I. Antiochos’un tanrılara, atalarına ve kendi ölümsüzlük arzusuna adadığı o dev heykellerin hikâyesini kendisinden dinlediğim; Cilo Dağı’nın eteklerinde, Cennet-Cehennem Vadisi’nde keçilerin arasında, yayla çadırlarındaki kız kardeşlerle sohbet ederken yanımızda bulduğum Halil’e ayrı bir yer açmak isterim.
Özbekistan dönüşünde uçak biraz pırpırlıymış; “Acaba düşer mi?” diyen Melek’imin hemen ardından, “Düşerse Halil bizimle” diyerek kendi kendini rahatlatışı hepimizi gülümsetmişti. İşte böyle bir güven duygusuydu bizimki. Tarihin en hassas, en can acıtan, en göğe yükselten ve en bilinmez hikâyelerini ondan dinlediğimiz; bu işin duayeni olan ve artık ailemin bir ferdi gibi hissettiğim bu güzel insana sevgilerimi iletiyorum.
İlk duraklarımızdan biri, Semerkand yakınlarındaki kadim kâğıt atölyesiydi. Orada dut ağacının kabuğundan kâğıt yapıldığını öğrendiğim an, aklım birden çocukluğumun o devasa dut ağacına, harman yerinin tam başına gitti. O kadar büyüktü ki sanki bulutlar dallarına yuva yapmıştı. Yapraklarının arasından süzülen rüzgârın hışırtısı kulaklarımda hâlâ çınlar. Yaz sıcağında olgunlaşmış dutların tatlı kokusu etrafa yayılır, yere düşen meyvelerin yumuşaklığı çıplak ayaklarımın altında ezilirdi.
Bazen ağacın altına örtü serilir, dallar silkelenir, dutlar pıtır pıtır o örtünün üzerine dökülürdü. Biz çocuklar için bu, yalnızca meyve toplamak değil; yazın, bereketin ve oyunun aynı anda yere yağması gibiydi. Gövdesi oyularak merdivene dönüştürülmüş o ağaçtan basamaklardan koşarcasına yukarı çıkar, kalın bir dala oturup sırtımı pürüzlü gövdesine yaslarken içimde garip ve sarsılmaz bir güven duygusu oluşurdu.
O sırada avluda oturan babaannem, beyaz başörtüsünü kulaklarının arkasına sıkıştırmış, ayaklarında şibidik terlikleri, elindeki sinekliği ritmik bir şekilde sallayarak boşluğa bakardı. Çıkardığı o hafif vızıltı, yaz öğlelerinin durağan sessizliğine karışırdı. Annem ise bitmez tükenmez enerjisiyle harmanla ev arasında koşturur; yalnız harmana değil, hayatın her köşesine yetişirdi. Ayak sesleri toprağın üzerinde yankılanır, nefesindeki o tatlı telaş uzaktan duyulurdu. Arada dönüp bize bakar, bakışlarıyla sanki şöyle fısıldardı:
“Siz çocuksunuz, sınırsızca mutlu olun.”
Semerkand’da dut kabuğunun sabırla kâğıda dönüşmesini izlerken, çocukluğumun o en özgür hikâyesi de içimde yeniden kıpırdadı. Bir ağacın kabuğundan kâğıt yapılabileceğini görmek, insanın belleğinde saklı duran bütün ağaçlara başka bir gözle bakmasına sebep oluyormuş meğer.
Özbekistan’da beni en çok etkileyen zanaat duraklarından biri de ipek böceği kozalarının işlendiği atölyeydi. Gülen yüzleriyle şarkılar söyleyerek içimizi ısıtan kız kardeşlerimiz bizi alkışlarla karşıladı. Burası yalnızca bir üretim merkezi değil; sabrın, emeğin ve geleneğin can bulduğu küçük bir dünyaydı. Kozadan ipliğe, iplikten kumaşa uzanan o ince yolu izlerken, İpek Yolu’nun adını nereden aldığını bir kez daha derinden hissettim.
Orada kumaşların nasıl hazırlandığını, ipeğin renkle buluşmasını ve desenlerin sabırla ortaya çıkışını izledik. Zihnim ilk başta bu tekniği batikle bağdaştırdı; ne de olsa biz de atölyede batik çalışmaları yapmıştık. Özbekistan’ın çantalarında, şallarında ve geleneksel giysilerinde sıkça karşıma çıkan o akışkan, adeta dalgalanan desenlerin adı ikattı.
Mumlu batikte desen kumaşın üzerinde doğar; mumla korunur, boyayla şekillenir. İkatta ise durum çok daha büyüleyicidir: Desen, henüz kumaş var olmadan, ipliğin hafızasında kurulur. İpek iplikler önce bağlanır, boyanır, ardından tezgâhta ilmek ilmek kumaşa dönüşür. Bu yüzden o desenler keskin bir baskı gibi durmaz; renkler kumaşın içinde akmış, doğrudan hafızadan süzülmüş gibi görünür.
Ancak ipeğin o zarif yolculuğunun içimde bıraktığı buruk bir sızı da oldu. Kozaların kaynatıldığı aşamada, ipliğin zarar görmemesi için ipek böceklerinin yüksek ısıyla, henüz kozanın içindeyken öldüğünü öğrendiğimde içimde bir şey sessizce kırıldı. O mucizevi dönüşüm, tam da kozadan ipliğin çıkarıldığı o ölüm anında gerçekleşiyordu. O küçücük canlıların henüz kelebek olamadan hayatlarının son bulması, ipeğin parlak ve göz alıcı yüzünün ardındaki trajik hikâyeyi hatırlattı bana. Artık ne zaman bir ipek şala dokunsam, yalnızca rengini ve zarafetini değil; o güzelliğin ardındaki sessiz fedakârlığı da düşüneceğim.
Gezimiz boyunca bazen düşünmeden edemedim: Şehirlerdeki bu sakin disiplin, Sovyet döneminden kalan kamusal bir düzen alışkanlığı mıydı, yoksa mahalleyi, aileyi ve misafire saygıyı merkezine alan kadim Türk-İslam şehir kültürünün bir yansıması mı? Belki de her ikisi aynı potada erimiş, yeni bir kimlik oluşturmuştu. Bir yanda düzenli caddeler, tertemiz meydanlar ve ölçülü davranışlar; diğer yanda pilavın, tandır ekmeğinin ve çayın etrafında şekillenen sıcak bir insanlık hâli vardı. Türk olduğumuzu anladıklarında yüzlerinde beliren gururlu gülümseme ise bütün bu yolculuğun en içten hatıralarından biriydi.
Özbekistan’da insanı en çok hafifleten şeylerden biri de o yoğun güven duygusuydu. Kalabalık pazarlarda, meydanlarda yürürken içimizde alışılmış turist tedirginliğinden eser yoktu. “Çantamız çalınır mı, kandırılır mıyız?” korkusu yaşamadan; insanların sakin, saygılı ve ölçülü tavırları sayesinde kendimizi yabancı gibi değil, o sokağın bir parçası gibi hissettik.Yerlerde sigara izmariti görmek de neredeyse imkânsızdı. Kalabalıkların içinde bile bir toplumsal otokontrol, ortak yaşam alanına duyulan derin bir saygı vardı.
Bir medresenin önünde dondurma satan o beyefendiyi ise hiç unutmayacağım. Elbette geçimini sağlamak için oradaydı ama dondurmasını o kadar içten, o kadar zarif bir ısrarla ikram ediyordu ki… Almak istemeyene bile gülümseyerek uzatıyor, nezaketiyle insanı mahcup ediyordu. Satın alanlar da oluyordu elbette; ama ikram diye uzattıklarından para almıyordu. O an anladım ki bu ülkede ikram yalnızca zengin sofralarda yapılmıyor; bazen bir medrese kapısında, bir dondurma külahının ucunda da insan insana ikram ediliyor.
Özbekistan’da restorana gitmek başlı başına bir seremoniyi deneyimlemek demekti. Sofraya her şey bir anda gelmiyor; adeta bir tiyatro oyunu gibi perde perde açılıyordu. Önce küçük kaselerde rengârenk salatalar geliyordu masaya. İçlerinde en çok, incecik şeffaf eriştelerle hazırlanan funchoza salatasını sevdim. Küçük bir kasedeydi ama tadı, Özbek sofrasının zarif inceliğinin bir özeti gibiydi.
Ardından sebzeli, etli, sıcacık çorbalar geliyordu. Şurpa mıydı, mastava mıydı; adlarını tam ayırt edemesem de hepsinden tattık ve her kaşıkta o kültürün sıcaklığına biraz daha yaklaştık. Sonra masaya o devasa mantılar geliyordu. Bizim bildiğimiz minik mantılardan değil; buharda pişmiş, her biri küçük birer bohça gibi… Üstelik içleri sürprizlerle doluydu; kimi etli, kimi sebzeli, kimi bol soğanlı ve baharatlı. Özbek sofrasında mantı, sabırla kapanmış ve misafire adanmış küçük bir emek bohçasıydı.
Masadaki küçük kaselerin aslında çay bardağı olduğunu anladığımızda önce şaşırdık. Alıştığımız ince belli bardakların yerini burada piyale dedikleri çay kaseleri almıştı. Çaylar oldukça açık renkliydi ama büyük bir keyifle içtik. O piyaleden içilen çayın bile kendine özgü bir tadı vardı.
Etler ise sofraya finale doğru teşrif ediyordu. Kuzu, dana, balık… Porsiyonlar öyle cömertti ki bunun yalnızca bir yemek değil, misafire verilen değerin somut bir dili olduğunu anlıyordunuz. Ağır soslardan uzak, sade una bulanıp kızartılmış, tadı bana kalkan balığını anımsatan sudak balığı ise sadeliğin içindeki lezzet dehasının kanıtı gibiydi.
Yemeklerin ardından gelen hafif turta türü tatlar damağımızda yumuşak bir iz bıraktı.
Pazarlarda karşılaştığımız, sert kabuğunun içinden bembeyaz ve yumuşak içi çıkan makadamya fındığı da heybemize kalan küçük, tatlı bir pazar anısı oldu. Tabii ki bütün bu ziyafetlerin ve zarafetin mimarlarından biri de Cesur Aliyev Beyefendi’ydi. Bir şehirden diğerine geçtiğimizde restoranların kapısında elinde Türk bayraklarıyla bizi karşıladığında, “Acaba bir ikiz kardeşi mi var, nasıl bizden önce gidip bu organizasyonu yapıyor?” diye hayranlığımı gizleyememiştim.
Özbek mutfağı, köklü geçmişi ve zengin lezzetleriyle Orta Asya’nın en dikkat çekici mutfaklarından biri. Et, hamur işleri ve özellikle pilav, bu mutfağın temel taşlarını oluşturuyor. Özbek pilavı ise yalnızca bir yemek değil; kültürel bir mirasın, kalabalık sofraların ve toplumsal bağın simgesi. Taşkent’te ziyaret ettiğimiz “Beş Kazan” adlı Milli Taam Aşevi de bu geleneği tüm ihtişamıyla yaşatan özel mekânlardan biriydi. İçeri adım attığımız anda bizi karşılayan devasa kazanlar, adeta bu kültürün kalbini temsil ediyordu. Her biri insanı hayrete düşürecek büyüklükte olan bu kazanlarda pirinç, et, havuç ve yağ ustalıkla harmanlanıyor; başındaki aşçıların ritmik hareketleri yılların deneyimini yansıtan bir seremoniye dönüşüyordu. Pilav burada yalnızca pişirilmiyor, gözlerimizin önünde bir gelenek yeniden hayat buluyordu. Rehberimiz Galip Zarifoğlu Bey’in anlattığına göre, bu kazanlarda hazırlanan pilavlar gün içinde tamamen tükeniyormuş.
Dipnot:Özbekistan bana en çok şunu düşündürdü: Bir ülkeyi tanımak yalnızca müzelerini, meydanlarını ve türbelerini gezmekle tamamlanmıyor. Bazen dut kabuğundan yapılan bir kâğıtta, kozadan kumaşa dönen bir ipeğin sızısında, ipliğin hafızasında kurulan bir ikat deseninde, küçük bir kasede gelen funchozada, piyaleden yudumlanan açık bir çayda, ısrarla uzatılan bir dondurmada, tertemiz bir sokakta ve sessizce akan bir kalabalıkta da bir ülkenin ruhu saklı olabiliyor. Belki de Özbekistan’ın asıl büyüleyici güzelliği buradaydı: Bolluğun içinde ölçü, düzenin içinde sıcaklık, ikramın içinde incelik ve lezzetin içinde sadelik vardı.