Ramazan, kapımıza sadece bir ay olarak değil; kalbimizi yoklayan bir misafir gibi gelir. Onun gelişiyle birlikte sokakların sesi değişir, akşamüstlerinin rengi yumuşar, insanın içinde tarif edemediği bir sükûnet dolaşmaya başlar.
Sanki hayat, telaşın içinden kısa bir mola verir ve bize asıl olanı hatırlatır: Şükretmeyi, paylaşmayı ve kalbimizi yeniden onarmayı… Eskiden Ramazan sofraları daha sade ama daha derin olurdu. Bir tas çorba, bir parça pide, belki birkaç çeşit yemek…
Ama o sofralarda eksik olmayan bir şey vardı: samimiyet. Komşular kapı çalar, tabaklar gidip gelirdi. Kimse “yeter mi?” diye sormazdı; çünkü bereketin hesabı yapılmazdı. Büyüklerin duası sofraya huzur indirir, çocukların heyecanı eve neşe katardı. Ramazan, insanın insana yakın olduğu zamanlardı.
Bugün ise sofralar büyüdü, çeşitler arttı; fakat bazen o eski ruhun inceldiğini hissediyoruz. Özellikle bazı mekânların iftar menüsü fiyat yarışına girmesi, Ramazan’ın tevazu iklimiyle yan yana durunca insanın içinde hafif bir burukluk bırakıyor. Elbette dışarıda iftar etmek bir araya gelmenin güzel bir vesilesidir; fakat bu ayın ruhu, lüks tabaklarda değil paylaşılan lokmadadır. Ramazan bize gösterişi değil, gönül zenginliğini öğretir.
Bu mübarek ay, sadece aç kalmanın değil; sabrı öğrenmenin, merhameti çoğaltmanın ve kalbi arındırmanın zamanıdır. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sade iftarı bize ölçüyü hatırlatır: Azla yetinmek, çokça şükretmek… Çünkü Ramazan, insanın kendisiyle yüzleştiği bir aynadır.
Peki nasıl olmalı Ramazan?
Sofralarımızda sadelik olmalı; israfın değil kanaatin konuştuğu bir iklim… Bir lokmanın kıymetini bilmek, nimetin hakkını vermek… Çünkü bereket, fazlalıkta değil niyettedir.
Paylaşma duygusunu yeniden diriltmeliyiz. Bir kap yemeği komşuya ulaştırmak, bir ihtiyaç sahibini gözetmek, bir gönle dokunmak… Ramazan’ın gerçek zenginliği tam da burada saklıdır.
Belki geçmişin Ramazanları daha sakindi; mahalle aralarında çocuk sesleri, pencerelerden yayılan yemek kokuları, iftar saatini bekleyen sabırlı bir kalabalık… Ama o günleri güzel yapan aslında şartlar değil, insanların kalpleriydi. Bugün de aynı ruhu yaşatmak mümkün; yeter ki hatırlayalım.
Ramazan gelip geçer, fakat geriye bıraktığı his kalır. Bu yüzden sofralarımızı sadece yemekle değil; şükürle, merhametle ve muhabbetle donatmalıyız. Menüler çoğalırken gönüller eksilmesin, hazırlıklar büyürken niyetler küçülmesin.
Belki de kendimize şu soruyu sormanın tam zamanıdır: Bu Ramazan bizi gerçekten değiştiriyor mu? Çünkü Ramazan, sadece orucu açtığımız değil; kalbimizi de rahmete açtığımız zamandır. Ve asıl kazanç, iftar vaktinde değil; bu ay bittiğinde içimizde kalan güzelliktir.