Öncelikle şunu ifade etmek isterim. İyi bir Trabzonsporlu olarak Gençlerbirliği’ni evire çevire yenmeyi canı gönülden arzu ederdim.
Olmadı! Üzüldüm, kırıldım, sinirlendim. Hatta final maçı için duyduğum heyecanın bile neredeyse kaybolduğunu ifade edebilirim.
Unutmayalım bu takım ilk lig maçında bize dört gol attı, lig şampiyonu takımı deplasmanda iki golle saf dışı bıraktı, bize de yine kupa maçında kök söktürdü. Bazı maçların havası farklı olabiliyor.
Bu arada Gençlerbirliği ile oynadığımız kupa maçını Nevşehir Öğretmenevi’nde lobide tek başıma izledim.
Trabzonspor, Anadolu’da taraftar kazanmak istiyorsa, güzel futbol oynamalı, ülke genelinde sosyal, kültürel projelere imza atmalı ve her ne olursa olsun küçük, ucuz hesaplarla anılmamalı.
Bütün bunlara rağmen bu sonuç bize bazıları gibi takıma sırt dönme, hocaya olur olmaz ifadelerle saldırma hakkı vermez.
Saha sonuçlarına göre pozisyon alan insandan kusura bakmayın ama taraftar da olmaz.
Hataları, eksikleri, yanlış tercihleri olabilir, etten kemikten yaratılan Fatih Tekke’nin.
***
Kimin kaldığı, kimin düştüğü bizi ilgilendirmez. Antalya da Kayseri de her yönüyle Trabzon’dan daha büyük, daha güçlü şehirler. Becerip bir futbol takımını ligde tutamıyorlarsa kusur onlardadır, bizde değil.
Türk futbol liginin Trabzonspor’un yenilgisi yüzünden kirlendiğini söyleyenler şunu bilsinler ki bu kirli düzen içinde en temiz kalan takım Trabzonspor’dur.
***
Biraz önce Nevşehir Öğretmenevi’ne bir seminer için kendi aracımla gittim. Gidiş de dönüş de iyi oldu çok şükür. Bu yol bana iki gerçeği bir kere daha gösterdi.
Çok güzel bir ülkemiz ve çok güçlü bir devletimiz var. Devletin gücüyle ilgili söz etmeyeyim siyaset yapıyorum diye link edilmekten korkarım.
Öyle bir güzergâhtan gidiyorum ki durup her noktaya fotoğraf çeksem yol bitmeyecek. Lakin hesapta olmayan molalar da vermedim değil. Dönüş yolunda Suşehri’nden Şebinkarahisar’a doğru ilerlerken Yedikardeş Köyü’ne hâkim bir tepeden köyü arkama alarak bir fotoğraf çektim ikimize. Tam dönüp aracıma gidecekken taa uazaklardan çağlayarak akan bir şelale gördüm, sanki uzaktan beni kendine çağırır gibi bir hali var.
Ben de gitmemek için ayak diredim desem yalan olur. Geri dönmem gerekiyor, zamanım değerli ama dönmeyi göze alıyorum.
İş makinesiyle açılmış ham, çamur deryası bir yol. Aracı bırakıp yarım saat yürüdükten sonra kendimi şelalenin karşısında buluyorum. ‘Çağlayan Şelale’. Gece yağan yağmurdan sonra iyice çağlıyor gerçekten. Birkaç fotoğraf, video derken dönüşe geçiyorum.
Verilmiş sadakamın olduğunu da sol tarafımdaki yamaçtan koparak gelen koca kaya parçasını son anda fark ettiğimde anlıyorum.
Buradan sonra hedefim Tomara Şelalesi.
Lakin Şebinkarahisar’a yaklaştıkça burada biri polis memuru diğeri öğretmen iki öğrencime selam vermek geliyor aklıma.
Öyle de yapıyorum.
Çay eşliğinde tatlı bir sohbetimiz oluyor bu güzel aileyle, geçmişe ve geleceğe dair.
Uzatmadan devam edeyim, yine yola revan oluyorum.
Ver elini Alucra.
Burada yeni inşa edildiği her hainden belli güzel bir cami karşılıyor beni yol üzerinde.
Namaz molasını burada vereyim derken lavabonun kilitli olduğunu görüp ayrılıyorum Alucra’dan. Kilitlenmesi anlamsız geliyor bana. Lakin açık bulduklarımızın bir kısmı da temiz olmuyor, dengeyi kuramıyoruz.
Şiran’a varmadan gördüğüm tabelanın yönlendirmesiyle kıvrım kıvrım bir yoldan Tomara Şelalesi’ne ulaşıyorum.
Bugüne kadar gittiğim mesire yerleri ve ziyaret alanları arasında yolu en güzel noktalardan biri.
Çağlayan Şelale, Tomara Şelalesi, Canikdere Şelalesi.
Bir karşılaştırma yapmak mutlaka haksızlık etmeyi de beraberinde getirir. Ulaşımı en kolay olan Tabi ki Canikdere.
Dikkat çekmek istediğim konu şu: Buralara yaptığımız araç yolları ya da yürüyüş yollarının illa şelale’nin içine kadar girmesi şart mı? Dibine dibine sokulmadan izlemek yetmiyor mu?
Bazı güzelliklerin olduğu gibi kalmasına müsaade etsek güzel olmaz mı?