Trabzon İl yönetimiyle gerçekleştirdi toplantının ardından basın mensuplarıyla bir araya gelen Babacan, ardından teşkilat mensuplarıyla iftar sofrasında bir araya geldi.
Burada konuşma yapan İl Başkanı Selçuk Keskin, “Bizlere düşen görev ortak ruhu daha güçlü bir geleceği inşa etmektir. Bugün aynı zamanda 8 Mart Dünya Kadınlar Günü yürekten kutluyorum. Bir toplumun gücü kadınlar güçlü olduğu biçimde artar. Tüm kadınlarımıza şükranlarımızı sunuyorum. Bizler siyaseti ayrıştırmanın değil birleştiren güç olarak görüyoruz. Birbirimizi anlayarak yol alabileceğimizi düşünüyoruz. Bu sofrada gelişen kardeşlik iklimini geliştirelim. Genel Başkanımızın ortaya koyduğu iklimi büyütmeye devam edeceğiz. Birlik ve beraberliğimizi daim kılsın.” Dedi.
Genel Başkan Ali Babacan, "Bu akşam, mertliğiyle, çalışkanlığıyla, heyecanıyla bildiğimiz Trabzonlu hemşehrilerimizle beraber olmanın mutluluğunu yaşıyorum.
Bu vesileyle, bölgedeki şehirlerden ülkemizin dört bir yanına dağılan;
Ülkemizin siyasetine, çalışma hayatına ve milli birliğine değerli katkılar veren;
Birçok alanda elde ettiği başarılarla adından söz ettiren;
Karadenizimizin tüm güzel insanlarını muhabbetle selamlıyorum.
***
Değerli misafirlerimiz,
Trabzon denince, akla mücadele gelir.
Trabzon denince, akla emek gelir.
Trabzon denince, akla azim gelir.
Bunun güzel örneklerinden birini de bu yıl Trabzonspor’da gördük.
Trabzonspor, büyük bütçeler harcamadan da başarı elde edilebileceğini gösterdi;
Kısıtlı kaynaklarla; ancak doğru bir planlama ve disiplinli bir yönetimle önemli sonuçlar alınabileceğinin güzel örneklerini ortaya koydu.
Aslında bu durum bize çok önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Başarı sadece harcanan paranın miktarına bağlı değildir. Başarı, eldeki kaynakların ne kadar akıllıca ve verimli kullanıldığıyla da ilgilidir.
Aynı anlayış ülke yönetiminde de geçerlidir.
Türkiye’nin ihtiyacı; kaynakları doğru yöneten, tasarrufu ve verimi önceleyen bir yönetim anlayışıdır.
Asıl mesele toplamda ne kadar para harcadığınız değil, elinizdeki kaynağı nasıl yönettiğinizdir.Ülke olarak bu Ramazan’ı da maalesef ağır bir ekonomik tabloyla idrak ediyoruz.
İftar sofrası kurmak her geçen yıl daha da zorlaşıyor.
Çarşıya pazara çıkan herkes aynı şeyi söylüyor:
Fiyatlar artıyor, maaşlar yetmiyor.
Emeklinin, asgari ücretlinin, dar gelirlinin sofrası her geçen gün biraz daha küçülüyor.
Gençler yarınlara umutla bakamıyor.
Üniversiteyi bitiren, torpil olmadan iş bulamıyor.
Kamuda çalışmak isteyenler, yazılı sınavlarda ne kadar yüksek puan alırlarsa alsınlar, mülakatlarda eleniyor.
Kısacası, emek hakettiği karşılığı bulamıyor.
Sıkıntılar sadece ekonomide de değil…
İnsanlar yargıya güvenmiyor.
Hukuksuzluk, adaletsizlik her alanda yayılıyor.
Sağlık ve eğitimle ilgili sorunlar gittikçe derinleşiyor.
Oysa, bir ülkenin gücü, vatandaşının adalete güvenmesiyle, emeğinin karşılığını almasıyla, yarınlara umutla bakabilmesiyle ölçülür.
Ramazan ayı da bize her yıl aynı hakikati hatırlatır:
Adalet olmadan huzur olmaz.
Hakkaniyet olmadan bereket olmaz.
***
Değerli arkadaşlar,
Karadeniz’de ekonominin ve sosyal hayatın ritmini belirleyen iki büyük emek vardır:
Çay ve fındık.
Bu iki ürün, bu toprakların sadece tarım ürünü değildir;
Bu toprakların emeğidir, alın teridir, hayat kaynağıdır, sosyal dengesidir.
Karadeniz’de yüzbinlerce ailenin sofrasına giren ekmek, büyük ölçüde bu iki ürünün bereketiyle gelir.
Ama bugün, ne yazık ki, bu emeğin karşılığı konusunda ciddi sorunlarla karşı karşıyayız.
Türkiye dünya fındık üretiminde açık ara liderdir.
Çay üretiminde de dünyanın önemli ülkeleri arasındadır.
Yani üretimde güçlü bir ülkeyiz. Ama iş gelirin paylaşımına gelince tablo değişiyor.
Dünyanın fındığını biz üretiyoruz, ama fiyatını çoğu zaman biz belirleyemiyoruz.
Çayda ise, üreticinin emeğini güvence altına alacak öngörülebilir ve kalıcı bir piyasa düzeni hâlâ tam anlamıyla kurulabilmiş değil.
Üretici aylarca emek veriyor, ürününü topluyor, bekletiyor; ama piyasanın dalgalanmaları karşısında çoğu zaman yalnız bırakılıyor.
Bir tarafta artan gübre, ilaç, işçilik ve nakliye maliyetleri var; diğer tarafta ise belirsiz fiyatlar.
Bu tablo üreticiyi büyük bir kaygı içine sürüklüyor.
Bakın, burada mesele, sadece bir ürünün fiyatı değildir; mesele, emeğin karşılığını alıp alamadığıdır.
Son yıllarda üreticinin gelirindeki düşüş bölgede pek çok dengeyi de etkilemeye başlamıştır.
Eskiden bir aileyi rahatlıkla geçindiren çay bahçeleri ve fındık bahçeleri, bugün giderek daha zor bir geçim kaynağı haline geliyor.
Gelir azalınca gençler bu işi yapmak istemiyor.Gençler köylerde kalmak yerine, büyük şehirlere göç ediyor. Köylerimizin nüfusu azalıyor. Bahçeler giderek yaşlanan üreticilerin omuzlarında kalıyor.
Böyle devam ederse yarın çay bahçelerinin ve fındık bahçelerinin sahipsiz kalması gibi ciddi bir riskle karşı karşıya kalabiliriz.
Biz buna asla razı olamayız.
Mesele sadece çay ve fındıkla da sınırlı değil.
Bir zamanlar bereketiyle, üretimiyle, kendi kendine yetebilme gücüyle anılan bu güzel ülkede, tarım sektörü büyük bir tehlikeyle karşı karşıya.
TÜİK’in açıkladığı 2025 yılı bitkisel üretim verileri de durumu özetliyor.
Bir önceki yıla göre, 2025 yılında;
Buğday üretimi %13 oranında azalmış;
Arpa üretimi %25 oranında azalmış;
Çavdar üretimi %20 oranında azalmış;
Yulaf üretimi %26 oranında azalmış;
Yağlı tohumlardan;
Soya üretimi %17 azalmış;
Ayçiçeği üretimi ise %11 azalmış.
Meyvelerde, içecek ve baharat bitkilerinde ise, düşüş daha da vahim; tam % 30 !
Bakın arkadaşlar,
Bu ülkede çayın da, fındığın da, pek çok başka ürünün de geleceğini güvence altına alacak olan;
Üreticinin emeğini koruyan, piyasayı dengeleyen ve katma değeri Türkiye’de bırakan güçlü bir tarım politikası ortaya konulmalıdır.
Çünkü güçlü bir tarım politikası demek; üreticinin emeğini korumak demektir.
2026 bütçesinde faize ayrılan para 2 trilyon 742 milyar lira
Tarıma ayrılan destek ise yalnızca 168 milyar lira.
Sadece Ocak ta faize 454 milyar ödendi, tarıma verilen desteğin 3 katı .
Öncelikler ortada…
Bizim hedefimiz çok açık:
Üreten kazanacak. Alın teri mutlaka değerini bulacak. Karadeniz’in emeği sahipsiz kalmayacak.
Çünkü biz biliyoruz ki; güçlü bir ekonomi ancak üreten, çalışan ve emeğinin karşılığını alan bir toplumla mümkündür.
Biz Trabzon için çok net bir hedef görüyoruz.
Doğasını koruyan, gençlerine iş sağlayan, emeğin hakkını veren ve Türkiye’nin en önemli ticaretininmerkezlerinden biri olan Trabzon.
Fındığın, çayın, ticaretin ve üretimin değer bulduğu; gençlerin umutla geleceğe baktığı bir Trabzon.
İnanıyoruz ki doğru politikalarla, adil bir yönetim anlayışıyla, dürüst ve ehil kadrolarla bu hedeflereulaşmak mümkündür.
Trabzon bunu başaracak güce sahip.
Karadeniz’in çalışkan insanı bunu başaracak iradeye sahip.
Biz de bu yolda, Trabzon’un emeğini büyüten, gençlerine umut olan bir gelecek için çalışmaya devam edeceğiz.
***
Kıymetli misafirlerimiz,
Şimdi de sizlere dört bir yanımızda yaşanan savaşlardan bahsetmek istiyorum.
Dünyanın gözünü kapattığı, gündemlerin arasına sıkıştırıp unutturmaya
çalıştığı bir büyük acı var.
Evet, Gazze’den yükselen o feryadı hatırlatmak istiyorum.
Gazze’de masum siviller ağır bedeller ödemeye devam ediyor.
Anneler evlatsız, evlatlar annesiz kaldı.
Şehirler yıkıldı, hastaneler hedef alındı.
Ve bütün bunlar olurken, dünya çoğu zaman sustu.
2 yıl süren savaşta 70 binden fazla insan öldü.
Ancak, sözüm ona ateşkesin ilanından bugüne kadar, hayatını kaybedenlerin sayısı da 600’ü geçti.
Son bir haftadır bu ateş, çok daha geniş bir bölgeyi sarmış durumda.
İsrail’in İran’a başlattığı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin de katıldığı askeri operasyon, uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın açık bir ihlalidir.
“Önleyici savaş” gerekçesiyle yapılan bu saldırganlığın uluslararası hukukta hiçbir karşılığı yoktur.
Müzakere süreçleri devam ederken savaş diline başvurmak, bölgesel istikrarı doğrudan tehdit etmektedir.
Geçmiş tecrübelerimiz çok açık:
Dış müdahalelerle demokrasi inşa edilemez; savaş yalnızca kaosu derinleştirir.
Biz açık ve net söylüyoruz: İran’a karşı başlatılan bu saldırıları şiddetle kınıyoruz.
Öte yandan, İran’ın körfezdeki pek çok ülkeyi hedef alan saldırılarını da doğru bulmuyoruz.
Bölgeyi ateşe atacak, daha fazla masum insanın ölümüne yol açacak hesapların karşısında durmak zorundayız.
Türkiye’nin yeri; diplomasinin, sağduyunun ve uluslararası hukukun yanıdır.
Hem krizleri önlemede hem de diplomasi kanallarını işletmede aktif ve hazırlıklı olmalıyız.
Ama şunu da ekleyelim.
Sosyal medyada birileri şimdiden Türkiye’ye parmak sallamaya başlamış.
“Bir sonraki hedef Türkiye” diyorlar.
Yahu bunlar hala anlamadılar…
Ben şimdi onlara sesleniyorum:
Siz Türkiye Cumhuriyeti’ni ne sanıyorsunuz?
Avucunuzu yalarsınız, avucunuzu…
Sakın ola bizi başkalarıyla karıştırmayın.
Sakın ha gücümüzü test etmeye kalkmayın.
Biz yolumuzu sağduyu ve diplomasiyle çizeriz ama, mesele vatansa, vatan toprağıysa, gerekeni yapmaktan da asla kaçınmayız .
Öte yandan, biliyoruz ki gerçek barış, güç kullanmakla değil; uluslararası hukukla, diplomasiyle ve sağduyu ile mümkündür.
Ve Türkiye, hem kendi topraklarında, hem de bölgesinde bu yaklaşımı kararlılıkla sürdürmek zorundadır.
Unutmayalım: İnsanlık onuru, vicdan ve adalet bunu gerektirir.
Her bir çocuk, her bir hayat bizim sorumluluğumuzdadır.
İnsan hayatının değeri coğrafyaya göre değişmez.
Adalet; güçlüye başka, zayıfa başka işlemez.
Bir yerdeki acıya yüksek sesle tepki verip, başka bir yerdeki acıya sessiz kalınırsa orada adaletten söz edilemez.
Bizim medeniyetimiz bize şunu öğretir:
Bir insanın hayatı tüm insanlık kadar kıymetlidir.
İşte bu yüzden Türkiye’nin dünyaya söyleyecekçok net bir sözü olmalıdır.
Biz savaşın değil, barışın yanındayız.
Biz güçlünün değil, haklının yanındayız.
Biz basit çıkarların değil, insan onurunun yanındayız.
Gazze’de akan kanın da, bölgede büyüyen ateşinde son bulması için adaleti, sağduyuyu ve insanlık vicdanını savunmaya devam edeceğiz.
Ramazan bize sabrı öğretir; ama yoksulluğa razı olmayı değil.
Ramazan bize paylaşmayı öğretir; ama adaletsizliğe susmayı değil.
Türkiye çok büyük ve güzel bir ülke.
Avrupa’nın en büyük toprakları, en büyük tarım alanları bizim.
Avrupa’nın en büyük ve en genç nüfusu bizim.
Her alanda çok büyük bir potansiyelimiz var.
Yeter ki bu ülke adaletle yönetilsin.
Yeter ki bu ülke ehil ve dürüst kadrolarla yönetilsin.
Yeter ki bu ülke istişare ile yönetilsin.
Yeter ki kaynaklar doğru kullanılsın.
İşte o zaman bu topraklar yeniden bereketle buluşur.
Bu millet yeniden huzurla nefes alır.
İşte biz bütün bunları gördüğümüz için yola çıktık.
Türkiye’nin dört bir yanında vatandaşlarımızı dinliyoruz.
Sorunları yerinde görüyoruz. Çözüm için çalışıyoruz.
Çünkü şuna inanıyoruz:
Türkiye çaresiz değildir.
Bu millet yalnız değildir.
Biz buradayız.
Türkiye için buradayız.
Gençlerimiz için buradayız.
Emeklilerimiz için buradayız.
Alın teriyle çalışan, helal lokma için çalışan herkes için buradayız.
Umutsuzluk yok.
Çaresizlik yok.
GERİ ADIM YOK.
Allah’ın izniyle, hep birlikte, bu büyük ve güzel ülkeyi yeniden umutla, bereketle ve refahla buluşturacağız.
Tüm bu duygu ve düşüncelerle bir kez daha Ramazan Ayınızı tebrik ediyorum.
Sofralarımızdan bereketi, gönüllerimizden umudu eksik etmesin diyorum.