İş yerimizde olanı siyah renkli,
Eriksson markaydı.

Evimizde olanı ise kırmızı renkliydi.
Alfabenin yirmi dokuz harfi, sıfırdan dokuza kadar olan tuşlara sıralı şekilde dağıtılmıştı.

Telefonumuz çaldığı zaman hepimiz koşardık yanına; “beni arıyorlardır” diye.

Evde hâlihazırda büyüklerden biri varsa o bakardı çalan telefona, eğer yoksa en küçüğümüz.

Çocuktuk işte, meraklıydık.
Birbirimizle yarışırdık hepimiz, zırrrr zırrrr çalan telefonun ahizesini kaldırıp “Alooo” diyebilmek için.

Öyle kolay bir şey değildi kafana göre telefon açmak.

Telefonu kullanmak için önce aile bireylerinden izin alacak,
öncelikle konuşmanın adabını öğrenecektin.

Mesela sen mi arıyorsun? Önce kendini adın ve soyadınla tanıtıp hâl hatır soracak, sonra konuşacağın kişiyi isteyecektin.

Rahmetli babam bize öyle öğretmişti.

Ne yapsak, ne etsek de eskiden telefonun evde bulunmasının büyük bir lüks olduğunu;
günümüzün teknolojik imkânları sınırsız olan akıllı telefonlarını kullanan,
gerekirse karşısındakini görüntülü arayan, her türlü işini WhatsApp’ta yazışarak halleden zamane kuşağına anlatamayız.

PTT’ye başvurur, yıllarca sıra beklerdik.

Hiç unutmuyorum, rahmetli dedem hayattayken telefon için başvurmuş;
telefon sırası ancak vefat ettikten üç yıl sonra gelmişti.

Kendisi yaşarken maalesef görememişti.
Telefon bağlanması için geçen süre tam tamına beş yıldı.

Sıran geldi, adına telefon çıktı.

Önce bize verilen numarayı ezberlemeye çalışırdık heyecanla.

Bilirsiniz hani, dantelli örtüler…
Kıymetli eşyalarımızın eşlikçisidir bizim evlerde.

Telefonumuz da hemencecik dantel bir örtüyle evimizin en baş köşesinde ödüllendirilirdi.

Önemli bir aksesuar daha lazımdı, unutmadan:
Arayacağımız önemli numaraların kaydedildiği telefon fihristi.

Harflere göre muntazamca ayrılmış o fihristleri yazmak ve numaralar değiştikçe yenilemek biz çocukların asli göreviydi.

İlk sefer büyük hevesle yerine getirdiğimiz bu iş, ergen yaşlarımıza gelince “uff”lara, “puf”lara dönüşürdü nedense.

Günümüzde en çok ne değişti biliyor musunuz?

Arayan sürpriz değil artık. Sesinden önce ismini, sonra cismini görüyoruz telefon ekranında.

Hâlbuki eski sistemde, o sesi tanıyınca karşı taraf ne kadar da sevinirdi.

Bir de telefon evin neresinde duruyorsa dursun, herkesin içinde konuşmak zorunda kalırdık mecburen. Başka şansımız da yoktu zaten.

O yüzden gizlimiz saklımız da çok azdı herhâlde.

Ne zaman paralel hatlar çıktı, işte o zaman bayram etmiştik hepimiz.

Altlı üstlü aynı apartmanda oturduğumuz amcamla bizim evin telefonu paraleldi mesela.

Oh be… Sonunda başka bir odada “özel” konuşabilecektik!

Tüh ama… Bu defa da paralel telefonun dinlenme ihtimali çıkıvermişti.

Şimdiki gençlere sesleniyorum:
Bunun için hacker falan olmak gerekmiyordu.

Ahizeyi öbür uçtan açtın mı tamamdı zaten.
Arayan bulamadıysa yapılacak bir şey yoktu, ruhu bile duymazdı karşı tarafın.

Hepsini bir kenara koyun da,
kömür siyahı renginde olan eski telefonumuzun fotoğrafını görür görmez dilimden dökülen,
bugün bile ezberimde olan, hiç unutamadığım numaralara ne demeli…

Eski sebze halinin baş tarafındaki iş yerimizin telefonu: 11634
Moloz’daki iş yerimizin telefonu: 13567
Evimizin telefonu: 12900

Yaklaşık 30 yıl oldu ama sabit telefonların göçüp gittiği, bize ait bütün telefon numaraları hâlâ ezberimde.

Sanki açsam o telefonu, çevirsem, karşıdan sesini duyacağım…

“Güzel yavrum, nasılsın?
Geçti mi boğazının ağrısı?
Aman çok soğuk, sıkı giyin evladım.

Terli terli rüzgârlı yerlerde çok durmayın, üşütürsünüz haberiniz bile olmaz.
Akşam bekliyorum sizi yemeğe.
Öpüyorum gözlerinizden.
Hadi şimdi ver telefonu anneciğine.”

Kaldır başını,
baksana telefonun üzerindeki dantel örtüyü almışlar.

Ankesörlü telefonlar da yok artık.
Cebe sığacak kadar küçüldü gurbet.

Bir gün gelir de kendimizi kullanılmaktan bıkmış eski bir ankesörlü telefon gibi hissedersek,
artık bizde jeton düşmüş, başkaları ise çoktan uydu bağlantısına geçmiş olur.

Kalın sağlıcakla…