Henüz 8 yaşında kapısından girdiği Trabzonspor’da, ‘Bu çelimsiz çocuktan futbolcu olur mu?’ diyenlerin sayısı bir hayli fazlaydı ama mermi gibi şutları daha o yaştayken, ‘Rakiplere bela olacak’ dedirtmeye başlamıştı özleyenleri ve minik takımdan başlayarak, yıldız, B Genç, A Genç, Ümit, Amatör takım derken, soluğu 18 yaşında Trabzonspor’da almıştı. Çalımları, hızı, enfes şutları, muz ortalarıyla birlikte Bordo-Mavililerin tarihine adını altın harflerle yazdıracağını göstermişti.

Ve tam 15 yıl o formayı terletti, sayısız gol attı. Kulüp tarihine Avrupa’da, Ligde ve Türkiye Kupası’nda en çok gol atan isim olarak geçti. O günlerde asist istatistiği yapılmıyordu ama arkadaşlarına attırdığı gollerin de haddi hesabı yoktu.

Çok yetenekliydi ama eksikleri de vardı. Mücadeleyi sevmez, sakatlanmaktan korkardı. Futbol oynadığı dönemler Trabzonspor için kriz yıllarıydı. Aylarca parasını alamayan oyuncular, kaptanlığın sürekli el değiştirdiği bir takım vardı ortada…

Her transfer mevsiminden önce yönetimler önce O’nunla konuşurdu. Boş sözleşmeye imza atardı. Hep tek şartı; ‘Takımın en üretken oyuncusu olarak tavan ücret alırım’ olurdu. Yönetimler, ona sözleşme yaptırdığında işleri kolaylaşırdı. Lemi, Hamdi, Kemal, Ogün ve diğer Trabzonlular da sıraya girerdi. Hepsi imzayı basardı boş sözleşmeye… Ünal, Tolunay, Abdullah, Cengiz ve daha niceleri acayip kızardılar. ‘Onun yüzünden az paraya imza atmak zorunda kaldık’ derlerdi… O’nun bu tavrı, her transfer mevsiminde Trabzonspor’un kasasında milyonlarca Euro’nun kalmasına sebep olurdu.

Buna rağmen yine de yaranamazdı. En küçük bir hatasında, birçok Trabzonluya olduğu gibi taraftar tepkisi O’na yönelirdi. Sakatlığını öne sürüp, yılın yarısından çoğunda takımı yalnız bırakanlar, ‘İmparator’ diye el üstünde tutulurken, o ve onun gibiler horlanır, aşağılanır, yok edilmeye çalışılırdı. Bir ara öyle bunalmıştı ki, Galatasaray’a gideceğini açıkladı ama devreye Faruk Özak ve Şenol Güneş girince bu kararından vazgeçmekte hiç tereddüt etmedi.

Takımın kamplarına taraftarlar akın ederdi. Birçok futbolcu, başta kaptanlar olmak üzere, ‘Yorgunuz, taraftarın yanına inemeyiz’ dediğinde, O ise, ‘Bu taraftar olmazsa, biz de olmayız. Onlar, işi gücü bırakmış, bizi görmek için kampa gelmiş. Bize düşen de, onlara sevgi ve saygımızı göstermek’ diyerek, hemen kamp yapılan otelin bahçesine inmek, taraftarlara imza vermek, fotoğraf çektirmekti. Tüm takımın yükünü tek başına çekerdi!

Ama yine de kendini kimseye sevdiremezdi.

A Milli takımın formasını tam 49 kez giydi, en formda olduğu dönemde ne hikmetse Şenol Güneş döneminde kadroya bir kez davet edilmedi. 50. Kez milli olmasının onuru ondan esirgendi.  Haklı olarak gönül koydu. Yine ne hikmetse, Şenol Güneş, daha sonra kaç Trabzonspor’da kez göreve geldi, bir kez olsun O’nu ekibinde düşünmedi. Güneş’in tercihi, masör odalarından çıkarılması için kaptan yapılanlar oldu nedense!

Giray Bulak teknik direktör olduğunda O’nu kulübeye çekerek ve Fatih Tekke’yi oynatarak otorite sağlamaya çalıştı ama takım 7 hafta sonuç üretmekten uzaktı.  Bulak da, Fatih de hedefteydi. Bir maçta oyuna girdi attığı ve attırdığı gollerle hem Giray Bulak’ı, hem Fatih’i kurtardı, takımın da kaderini değiştirdi. Bir başka maçta, taraftar Fatih’e ağır tepki verdi. Fatih de karşılıkta bulundu. Artık ipler kopmak üzereydi. Ama devreye girdi, Fatih’i tribünlere kadar götürdü, taraftarı sakinleştirdi ve büyük barışı sağlayan isim oldu.

Trabzonspor’un, Trabzonlu oyuncusu olarak Avrupa’ya ilk transfer olan isimdi. Schalke 04, Almanya tarihinin en yüksek ücretine karşılık transfer etmişti kendisini… Bir yıl kaldı gurbette... Mehmet Ali Yılmaz onu yeniden geri çağırdı, dönme kararı verdi. Keşke dönmeseydi, futbolu Almanya’da bıraksaydı. Hem futbol, hem vizyonunu geliştirseydi.

Yapmadı, yapamadı!

O’nun Hataları olmadı mı? Tabii ki oldu!

Takımda liderliğini gerektiği gibi hissettiremedi mesela!.. Trabzonspor’dan nemalanan bir takım futbolcuların karşısına dikilmedi. Futboldan sonrasında yapacağı iş için yatırımını tam anlamıyla yapmadı.

 TFF, MHK ve hakemlerin el birliğiyle küme düşürmeye çalıştığı Trabzonspor’un kaptanıydı. İkinci kaptan Osman Özköylü ile birlikte teknik direktörlük kursuna gitmek istemişti. Büyük tepkiler aldı, eleştirildi. O da vazgeçti. Ancak o kritik aşamada kursa gitmek istemesi bile yanlıştı ve bunun bedelini de bir sonraki sezon, yönetimin tasarrufu ve Samet Aybaba’nın, ‘Kadromda düşünmüyorum’ demesiyle çok ağır ödedi…

Keşke, o sürece gelirken, ‘Futbolu bırak, yıpratılmana izin verme’ diyen ben ve benim gibileri dinleseydi. Ama yapmadı, Ankaragücü’ne gitmeyi tercih etti. Orada da işler kötü gitti ve futbolu bırakma kararı aldı. Ne yazık ki, kendisine bir jübile bile çok görüldü. Onca yılın emeğinin karşılığı olarak, sahayı omuzlarda terk edemedi.

Sonra teknik adamlık yoluna girdi. İyi de yaptı fakat ne yazık ki bazı şeyler eksik kaldı. Özellikle Genç Milli takımlardaki görevine son verilip, boşta olduğunda, Avrupa’da futbolun ilmini en iyi bilenlerin yanına gidebilir, yeni şeyler öğrenebilir, ufkunu geliştirebilirdi. Yapmadı. Bir Pro-Lisans sahibi bile olamadı. Oysa bu işi yapacaksan, diplomanı da alacaksın, felsefi, pedagojik, ideolojik, futbol tarihi ve birçok konuda çok iyi yetişmesi gerekiyordu. Bunları da yapmadı.

Gerçi ülkemizde bilginin belki değeri yok ama yine de O’ndan, bilgi hazinesi olarak, tarihi kimliğini birleştirerek, gerçek bir lider olarak karşımıza çıkmasını istedik.

Neyse eksikleri, yanlışları olabilir ama doğruları da unutulmaz, unutulamaz… Uzun bir aradan sonra hayalini kurduğu Trabzonspor’a yardımcı antrenör olarak geldi. Mustafa Akçay ayrıldığında, onun da görevi bırakması gerekiyordu. Yapmadı ve bize göre etik anlamda sınıfta kaldı.

Ancak artık bunu rafa kaldırma zamanı… Takımı 4 maç yönetti. İlk üç maçta kenarda duruşu, oyuna müdahalesi, yaptığı değişiklikler ile birlikte, ‘Ben bu işin altından kalkarım’ der gibiydi. Ancak Juventus maçında her açıdan sınıfta kaldı. Olsun herkes hata yapar ve bu da senin ikinci yanlışın olsun. Ders çıkarırsan yarını kazanırsın. Doğruları hayatının ilkesi haline getirir, hatadan ders çıkarırsan başarıyı da yakalarsın. Sadi Tekelioğlu, Giray Bulak, Mustafa Akçay, Ali Kemal Denizci, İhsan Derelioğlu, İlyas Akçay, Ahmet Özen gibi kısa süreli isimleri bir kenara bırakıyorum,; Trabzonspor’un, Ahmet Suat Özyazıcı, Özkan Sümer, Şenol Güneş’ten sonra artık uzun soluklu bir teknik direktöre daha kavuşmasını, kendine ait olan bir değerini üretmesini istiyorum, istiyoruz!

Unutma, teknik adam lider olmalı… Liderlik, adaleti, sevgiyi, saygıyı, öngörüyü, hoşgörüyü, gerektiğinde tavır almayı, riske girmeyi, toplumla doğru ilişkiler kurmayı, net olmayı, fikir çatışmasından asla kaçmamayı gerektirir. Ne zaman, nerede, neyi yapacağının kararını doğru verenlerin zirveye çıkırken aşamayacağı zorluk yoktur. Senin de gerçek anlamda ‘LİDER’ olmanı istiyor ve bekliyoruz.

O zaman belki futbolculuk hayatındaki en büyük özlemin olan Şampiyonluk Kupası’na teknik adam olarak ulaşır, Trabzonspor taraftarına da bir asır gibi gelen o büyük mutluluğu tattırırsın.

Yuvana hoş geldin KRAL!

Yolun ve bahtın açık olsun ‘Hami Mandıralı!...’

 

**--

 

M. SIDDIK VE SEMİH’LER

FUTBOLU KURTARACAK!

 

Futbol dünyamızda iki gün içinde, iki ayrı güzellik görmek alışılageldiğimiz davranış biçimi değil. Önce Galatasaraylı Semih Kaya, Cüneyt Çakır’ın aut kararından sonra, ‘Top sana değdi mi?’ sorusu üzerine, ‘evet’ yanıtını verdi ve korner kararının çıkmasını sağladı. Güzel bir davranış kuşkusuz ancak maçın henüz ilk yarısının oynanıyor olması, takımın 1-0 galip durumda bulunması dikkat çekici bir unsur bana göre…

Ve Mehmet İstemi Sıddık, 1461 Trabzon’un başarılı oyuncusu… Samsunspor karşılaşmasının son saniyeleri, takımı 1-0 mağlup ve mutlak gol atmaları gerekiyor. Bu noktada hakem kornere hükmediyor. O, hakemin uyarısına veya sorusuna gerek duymadan, ’Hocam top benden çıktı’ diyor. Aut kararına sebep oluyor. Düşünebiliyor musunuz, belki de beraberlik golü için son fırsat…

Ama fırsatçılık yapmıyor Mehmet Sıddık İstemi…

Takımı küme düşme hattına doğru inecek. Bir tek puan bile altın değerinde ama fırsatçılık yapmıyor. Haksız puan istemiyor. Sonuç olarak da 1461’in son bir fırsat yakalamasına, gönlü razı olmuyor.

Ne yazık ki futbolumuzda son yıllarda şike, teşvik primleri, hakemleri tehdit etmeler, bunları savunan medya organlarıyla boğuşuyoruz.

Ne yazık ki Emre Belözoğlu’nun, rakip teknik adama küfrünü veren TV’lerin tepki çektiği, Caner’lerin çirkefliklerinin sergilenmesini istemeyen bir Fenerbahçe ahlakı anlayışı (!) yerleşti güzel oyuna…Bir de Galatasaray formasını kirleten Melo gibi sapık eğilimli hareketleri yapanlar…  Ama Fenerbahçe kültürünün ve Melo gibi ahlak erozyonuna uğramışların yerle bir etmeye çalıştığı futbolumuz, Mehmet Sıddık ve Semih gibiler sayesinde kurtulacak.

Bu güzel oyunu kirletmeye ve çirkinleştirmeye çalışanlara inat, insanlığını, vicdanını kaybetmeyenler mutlaka kazanacak. Aziz Yıldırım, Emre, Caner ve Melo gibilerin karşısında Mehmet’ler ve Semih’ler hep olacak.

Birinci kısım utanç müzesine saklanacak, ikinci bölümdekiler de gurur abideleri olarak kalbimizde yaşayacak.

KUZEY EKSPRESS