Dünyada bazı devletler devamlı ileriye yönelik projeksiyonlar yaparak, sektörel faaliyetlerini yenileyip,her şeyi olması gereken konuma yerleştirmek ve ilerletmek için çağdaş yarış ile uluslararası rekabeti tüm girdi ve teknolojik yenilikleri kullanarak sürdürmektedirler.

Artık süreç bir yarış ve kıyasıya rekabetin devam ettiği mecrada her türlü sermaye ve iletişim araçları kullanılıp, bilim insanları, uzmanlar ve karlı fikir üreten yetkin insanlar bu tür şirketlerde istihdam edilerek beş veya on kişiden elde edilecek verim bir kişiden elde edilmekte ve geri kalan dokuz kişinin bütün sosyal haklarıda o şirketin veya holdingin kasasınada kalarak çok ciddi bir istihdam sömürüsü de bu şekilde sürdürülmektedir.Yani kılı kırk yararcasına minimum bir rantı dahi sermayeye çevirmek için kullanmadıkları hiç bir sosyal imkanı arkalarında bırakmamaktadırlar.

Bunu sadece kendi ülkelerinde veya belli coğrafyalarda değil dünya ölçeğinde yaparak holdinglerini küreselleştirmektedirler. Bu zihniyetin temel kriteri sömürü düzenlerini toplumların kılcal damarlarına kadar girerek, yeraltı, yerüstü ve hatta uzayı kullanarak sürdürmek olup, güçsüz ve ihtiyaçlı olan toplumları tüm insani boyutları bir tarafa iterek sömürüye devam etmektedirler.

Yani dünya onlar için sermayeden başka bir şey olmadığı gibi ve ne üretilecekse kendilerinin tasarrufları olmadan adım dahi atılmasına izin verilmeyecek her türlü bağlayıcı önlemleride, iş birlikçileri aracığıyla alarak düzenlerini sürdürmektedirler.

Böyle bir dünya düzeninde her devlet kendi hesabını yapıp, geleceğini kendi insan kaynaklarıyla belirlemesi gerekirken maalesef planlamayıda reçeteyide bu emperyalistlerin direktifleri doğrultusunda yazmakta ve okumaktadırlar.

Öyle uluslararası liberal holdingler varki, işlerini yürütmek için kendi faydaları doğrultusunda istedikleri ülkelerin parlamentolarından tüm yasaları çıkararak o ülkeleri kendilerine bağımlı hale getirmektedirler.İste bu sistemin adı emperyalizm yani küreselleşme olup, kendini rekabet edecek konuma getiremeyen ülkelerin insanları sadece küreselleşme için didinmek zorunda kalırlar ve ne kaliteli bir hayat yaşarlar ve nede artı değer yaratarak ülke menfaatlerine yenilerini katarlar.

Bu bağlamda ülkemiz tarımı gelişen teknoloji ve bu teknolojiye uygun teknik güç ve çiftçi kaynağı yaratamadığı için dünyanın birinci sektör olarak belirlediği tarımda, gittikçe dışa bağımlığımız artmakta ulusal tarım'a ait kurum ve kuruluşlarımızda tek tek satılarak elimizden çıkarak tarımın alt yapısı çökertilmektedir.Yani küreselleşme sürecinde ülkemiz tarımı geri planda bırakılmış olduğu için, dış piyasaya açılımda da istenen seviyeye çıkarılamamaktadır.

Dünyada her türlü gelişmeye uygun bir tarım ülkesi olan yurdumuzda dünya ile yarışacak genel hedefler ortaya konulamadığı için, tarım derinden etkilenmiş ve gerilemiştir.Ülke tarımımız girdi,finans,eğitim,enerji,iç ve dış pazar,alet ekipman,tüketici gibi ana mekanizmalarda yerinde dönüşüm sağlayamayarak küresel rekabetin cenderesine girmiştir.

Böyle bir açmazla karşı karşıya kalan tarımımızda bağımlı hale gelmiştir. Dahası beslenememeden dolayı ortaya ciddi sağlık sorunları çıkarak yapılan hastanelerde hasta garantisi verilmiş olmasının temelinde ,yeterli beslenmenin yapılamaması yattığı gibi bu sosyal bir devletin nasıl tarımsal üretiminin ve ticaretinin sonuna doğru gelindiğinin hazin ve açıklı bir göstergesidir. Genel bir hak ve gerçeklik olan beslenme gereksiniminin giderilmesi konusunda temel ihtiyaçlara erişim ve ulaşım ciddi bir sorunsala evrilmiş ve çözümsüzlükte derinleşirken fakirlikte gittikçe artmaktadır.

Onun için her şey ahenkli giderken ne olduda sorunlar yığınlaştı ve çözümsüzlük sürüp gitmektedir.Buradan çıkış için mevcut durumu temel alarak küreselleşme girdabından ulusal tarımımızı nasıl çıkaracağımızı tüm boyutlarıyla analiz ederek, yıllarca sürecek tarım politikamızı oluşturmak mecburi hale gelmiştir.Küreselleşme dünya ölçeğinde öyle hakimiyet kurmuş ki neredeyse tüm üretim sektörlerini kendi entegrasyonuna bağlamış durumdadır.Bu nedenle üretim ayrışarak sistemin bütünlüğü bozulmuş buda emperyal sistemin böl parçala ve hakim ol formülünün ayan beyan görüntüsüdür.Sonuçta; küresel sermayenin bu boyutta hakimiyet kurması ortaya ne yapacağını bilmeyen bir yapı çıkarmıştır.Gelinen aşamada çözülebilir olan krizler artık kronikleştiği için bu sisteme teslim olan uluslar artık bir çıkış yoluda bulamamaktadırlar.

Bir ürünün tarladan sınırlar aşarak tüketiciye ulaşması, küreselleşmenin içimize ne kadar girdiğini, tarım ve gıda üzerindeki etkisinin en önemli sonuçlarının apaçık bir göstergesidir. Onun için tarladan markete kadar olan fiziksel mesafe uzadıkça tüketicilerin de gıda tedarik zincirlerine erişim dahada zorlaşmaktadır.

Buradaki önemli sorunlardan biriside küreselleşmenin etkisi altında kalan tarıma, sağlanan finans miktarı diğer sektörlere sağlananın çok çok altında seyrettiği için tarımdaki yapısal sorunlarda gittikçe ağırlaşmaktadır. Neticede ülkemiz tarımının klasik ilerleyiş yapısı değişerek bugün çiftçiden tüketiciye kadar olan bağlar kendini gıda güvenliği açısından düşük marj içinde görmektedir. Bununda sebebi kendi başına çok yalnız bırakılan tarım, pamuk ,fındık, çay, zeytin, narenciye ve hububat gibi öne çıkan ürünler belli bir ölçüde iç pazar talebiyle canlı tutulsa bile yeterli değildir.Ancak küreselleşmeyle dışa açılma sürecinde tarımın sektörel payı azalmış ve kendi kendine yeterli olan yedi ülkeden biri olan konumunuda kaybetmiş durumdayız.

Ayrıca tüm tarımsal kurum ve kuruluşların satılıp yerlerine hiç bir şey ikame edilmemiş olup, haliyle kara delikler daha artmış ve yaşadığımız bugüne gelinmiştir.Onun için güçlü tarımsal üretimden ithalatçı tarıma evrilmiş olmamız konusunda başka sebep aramaya.gerek kalmamıştır. Neticede karmaşık bir yapı olan tarım sektörü için, daha kuvvetli korumacılık, nüfus ve gıda üretim dengesi açıklarının kapatılması, iklim krizinin tarım üzerindeki sorunları ve çevre ile su kaynaklarının devamlılığı sağlanmalı ve küreselleşmeden uzak duracak ortamın oluşturulması bir mecburiyet ve ulusal bir zorunluluktur.