İleriye yönelik projeksiyonlar yapabilmek için muhakkak geriye yönelik verileri kullanmak, sağlıklı sonuç almanın bir zorunluluğudur.
Yani tarih sayfalarının aralanarak geçmişin iyi analiz edilmesi ve bu yorum üzerine karlı ve kazançlı gelecekler oluşturulabilsin.
Yoksa hayal mahsulü yaklaşımlarla ne planlama ve nede projelendirmeden sonuç almak olası olamaz.
Bugün dünya devletleri geleceklerini garanti altına almak için etraflarındaki ve kainattaki tüm malzemelerden yararlanarak en doğru ilerlemeyi yakalamak ve halklarının mutluluğu için sonsuz fedakarlıklar ortaya koyarak engel teşkil edecek hiç bir marjinal argümana da yer vermemeye hassasiyet göstermektedirler.
Bu planlamalar sadece yerelde olmayıp, bölge bazında daha sonra ülke genelinde ve uluslararası gidişatın hiyerarşisinde kullanılarak yürütülmektedir.
Onun için planlamalarda zaman ve mekan mevhumu olmayıp, odaklanılan tek amaç geleceğin somut bir yol üzerinde yürütülmesine yöneliktir.
Ancak; zaman zaman bu planlamalar belli periyotlarda revize edilerek kesintiye uğrama olasılığına karşı ,pürüzler ortadan kaldırılarak garanti bir süreklilik esasına dayanmaktadır.
İşte bu ve benzeri hususlar dünyada en güçlü örgüt olan devlet tarafından yapılarak' kendi halkının ve ülkenin geleceği teminat altına alınır ve diğer devletlerle olan her türlü rekabette en üst düzeyde yürütülerek şekil ve yön verilir.
Sorunlar bu düzlemde çok rahat çözülme hüviyetine kavuşur ve milli kaynakların israf edilmesi önlenerek, ülkenin ekonomisine katkı vermeye devam eder ki bu durumda o ülkenin insanlarının yaşam kalitesi ile mutluluğunu artırır.
Onun için tarih başlı başına ciddi bir kaynak ve veri hazinesi olup, muhakkak bu hazinenin yaprakları zaman zaman aralanarak geçmişe bir yolculuk ve geleceğide hedeflemek medeni bir toplumun başvuracağı en iyi bir çıkış yolu olmalıdır.
Ülkemizde cumhuriyetin kuruluşuyla artmaya başlayan tarımsal üretim ,zaman içerisinde bu ürünlerin üretim fazlası yurtdışına ihraç edilerek bir çok fabrika kuruldu.
Kendi tohumumuzu kendimiz üretip ekip biçtik, hayvancılık yeni yeni aşamalar kaydetti, şeker pancarı ekim sahaları oluşturulup fabrikaları kurularak işlendi, yem fabrikaları, un, tütün tarlaları ve sigara fabrikaları, çay fabrikaları, pamuğa dayalı tekstil fabrikaları derken, yurdun her tarafında üretim seferberliği (arpa, buğday, mısır, pamuk, zeytinyağı ve ayçiçeği vb.) başlatılarak milli ekonomideki birikim ile devletimizin kalkınması ivme kazanmış ve insanlarımızın yaşam şartlarıda gittikçe yeni yeni merhaleler katetmiştir.
Bunun temelindeki en radikal kazanç, kapitülasyonların kaldırılması ve bu anlamda ekonomik bağımsızlığımızın kazanılması olmuştur.
Bu durum yıllarca devam ederek sulamadan mekanizasyona, toprak mahsulleri ofisinden fabrikalara, traktörden biçerdövere, meralardan hayvancılığa kadar daha bir çok yeniliğin türk tarımına girmesi sağlanmış ve ürün rekolteleride giderek artmıştır.
O günlerde ekmeğini kendi unuyla yiyen, tatlısını kendi şekeriyle yapan ve çayını aynı şekerle içen ,giysisini kendi pamuğuyla giyen ,yağını, sütünü hayvansal ve bitkisel ürünleri aynı şekilde üretip o çok zor şartlarda tüketirken ne oldu da bu ürünleri seksen yıl öncesine dönerek dışarıdan ithal etmeye başladık.
Genç cumhuriyet bu anlamda insanları kölelikten kurtarmışken niçin ve neden tarım kesintiye uğratılarak bugün bir çok tarım ürününü ithal eder duruma düştük.
Halbuki bugün şartlar her yönüyle fevkalade olduğu halde ülkemiz insanı neden açlıkla boğuşmaktadır.
Bu durum göstermektedir ki süreç böyle devam ederse vatandaşlarımız köleliğe doğru azgın kulaçlar çekmeye dünden daha fazla devam edecektir.
Niçin bizim ülkemizde her şey varken tarımsal verimlilik daha aşağılara doğru düşerek, tarımın gayri safi milli hasıladaki payıda gittikçe azalmaktadır.
Bu husus çiftçinin fakirleşmesi tarımdan uzaklaşması yani tarıma küsmesine sebep olmaktadır.
Ayrıca tarımda çalışan nüfus mutlak değer olarak azalıyor ve bu durumda tarımsal geleceğimiz açısından ciddi bir tehlike oluşturmaktadır.
Burdan şunu anlamak gerekiyor ki tarımsal üretim artışı nüfus artışımızın altında seyretmekte, bu da bizi tarım ürünü ithal etme durumunda bırakmaktadır.
Durum bu derece vahimken 8.11.2006 yılında resmi gazetede yayınlanan 5553 sayılı kanunda yerli yani Anadolu (Ata tohumu) tohumu yasaklandığı gibi üretip satanada hapis ve para cezası verileceği belirtilmektedir.
Yıllarca ata tohumunu kullanarak ekip biçip üretim yapan çiftçilerimiz yani kırsal kesim emekçileri, artık İsrail ve Hollanda’nın hibrit tohumları ile fide ve fidanlarını kullanmaya mahkum edilerek, anadolu insanı ata tohumu üretim kültüründen yetim bırakılmışlardır.
Ne oldu da tarım topraklarımız gittikçe azalmakta, sularımız kirlenmekte, ekosistemimiz tahrip edilmekte ve harika florası olan mera ve yaylalarımız turistik amaçlı kullanılmaya açılırken, biz artan nüfusumuzu bir sosyal devlet olarak nasıl besleyeceğiz.
Kim bize bedava hayvan, toprak, su, mera, tohum ve gıda maddesi verir. Tarımsal trendin her yönüyle çöküşe geçmesinin önlenme olasılığı mevcutken, hala somut bir adım atılmaması, endişeleri daha da artırmaktadır.
Diğer önemli bir hususta ülkemizde üretici örgütlenmesinin engelleniyor olmasıdır.
Tüm boyutlarıyla ortada kalan çiftçi ürettiğini satamayıp ürünü tarlada çürürken veya maliyetinin altında satarken, girdi fiyatlarınında yüksek olması ve üreticiye verilmesi gereken gayri safi milli hasılanın yüzde birinin verilmemeside ayrı bir çıkmazı oluşturmaktadır.
Bu süreç böyle devam ederse tarım işletmeleri gittikçe bölünür, piyasa mekanizmaları düzgün çalıştırılmaz, maliyetler düşürülmez, girdi fiyatları sübvanse edilmez, tarla market denetimi yapılmaz, ithalat kotaları düşürülmez ve çiftçimiz küstürülmüşlükten kurtarılmazsa, ülkemizin tarımsal ürünlere olan ihtiyacı açısından daha bağımlı hale gelmesi kaçınılmaz olacaktır.
Hastalık bellidir onun için acil önlemler alınmalı ve tarımsal üretim geleceğimizi küresel ortalamanın altına düşürmemek için çiftçimizin ortak görüşüyle planlamalıyız.