Sararmış yaprakların döküldüğü ılık bir Ekim sabahı.

Numune Hastanesi'nin dahiliye koğuşundaki çarşafları solmuş ranzada yorgun bir kadın yatıyor...

Ve onun ellerini tutan başka bir kadın... Bir şeyler söylemeye çalışıyor yorgun kadın.

Sesi zor çıkıyor, Kelimeleri kesik kesik...

Şu cümleler düşüyor kurumuş dudaklarından: "Onu bana getir... Son bir defa göreyim..."

Tamam, getireceğim onu sana. Sen şimdi dinlen, yorma kendini... diyor.

Kalkıyor yanından. Gözlerinden yaşlar süzülüyor.

Hızlı adımlarla hastanenin girişindeki telefon kulübesine gidiyor. Bir numara çeviriyor.

"Merhaba, Ben Semra, Yaseminin yanındayım, durumu hiç iyi değil. Son bir isteği var..."

Telefonun ucundaki kişi, mahallenin başka bir güzel abisi, Muhtarı Temel Kandaz.

Birkaç saniye yutkunduktan sonra cevap veriyor o güzel adam: "Anladım! Şimdi gidip onu alacağım ve oraya getireceğim..."

O...

Kim o? Ve Yasemin için neden bu kadar önemli?

O da..!! Başka bir yakışıklı.

Birbirinden habersiz başladı Yasemin'le Ahmet'in platonik aşkı! Ve o aşk ölene kadar da sürdü...

Ahmet, Yeşim hanımla evlendi. Yasemin uzaktan seyretti... Hep içine attı. Ama herkes biliyordu bu umutsuz aşkı. Şimdi son isteği, o adamı bir kez daha görebilmek.

Ancak bu o kadar kolay değildi. Temel, Ahmet'i almaya gittiğinde Yeşim hanım da evdeydi...

"Hayır," dedi yakışıklı adam arkadaşının kulağına usulca, "Eşime ayıp olur, gelemem..."

Mahallenin ağbeyi ve muhtarı Temel Kandaz ısrar ediyordu... Ama Ahmet son sözünü söylemişti

Başı önde ayrıldı evden... Yapacak bir şeyi kalmamıştı Temel'in.

Üzüntüden, kendisinden haber bekleyen Semra'ya da haber veremedi...

Nasıl diyecekti ki "Gelmiyor" diye!.. Birkaç saat dolaştı caddelerde, sokaklarda... Ama gitmeliydi... Söylemeliydi... Zor da olsa söylemeliydi Yasemin'e büyük aşkının vedaya gelmeyeceğini.

Akşama doğru hastaneye gitti. Ölmek üzere olan arkadaşının bulunduğu katın merdivenlerini çıkarken zorlanıyordu... Bitkin... Umutsuz... Ve çok üzgündü...

Ancak... Odanın bulunduğu koridora gelince büyük bir şaşkınlık yaşadı!.. Yasemin'in odasının kapısının önünde iki kadın duruyordu... Biri sevgili dostu Semra, diğeri de Ahmet'in karısı Yeşim Hanım.

İkisinin de yüzünde buruk bir tebessüm vardı... Semra, Temel'in soru sormasına fırsat bırakmadan; "Ahmet içerde," dedi, gülümseyerek...

Ardından Yeşim hanımı işaret etti... Ve sözlerini sürdürdü: "Sen evden ayrıldıktan sonra Yeşim Ahmet'e ne olduğunu sormuş."

Ahmet başta söylemek istememiş. Ama ısrar edince anlatmış...

"Evet," dedi, araya giren Yeşim hanım... Ve devam etti:

Duyunca çok üzüldüm. Ve Ahmet'e, gitmesi için rica ettim. Baktım hâlâ tereddüt içinde, "Sen gitmezsen ben gidiyorum," dedim!!

Onu da anlıyorum, beni kırmak istemiyor. Ama bu tek taraflı bir aşk. Ve saygı göstermek zorundayız.

"Sana çabaların için teşekkür ederiz, Temel ağabey. Gerçek bir dostsun, arkadaşsın."

Ahmet uzun süre başbaşa kaldığı "karşılık vermediği" aşkının odasından çıktığında çok üzgündü; hatta darmadağın...

Temel abisiyle selamlaştıktan sonra Semra'ya dönerek "Seni istiyor," dedi ve Yeşim Hanım eşi Ahmet'le birlikte hastaneden ayrıldı...

Bu olaydan üç gün sonra (22 Ekim 1979) güzel kadın, ölümsüz aşkını kalbine gömerek Numune Hastanesindeki odasında, mutlu bir şekilde gözlerini hayata yumdu...

Yaşanmış gerçek bir aşk hikâyesiydi bu. Büyük usta Nazım Hikmet'in sevgiye dair yazdığı şiir gibi!

"Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi, geceleyin ateşler içinde uyanarak ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi, ağır posta paketini, neyin nesi belirsiz, telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi, seviyorum seni denizi uçakla ilk defa geçer gibi. Yumuşacık kararırken ortalık içimde kımıldanan bir şeyler gibi, seviyorum seni 'Yaşıyoruz çok şükür!' der gibi."

Kalın sağlıcakla...