Bazı insanlar vardır, adları kalabalıkların içinde pek duyulmaz.

Bir kürsüde konuşmazlar.
Bir tabelada isimleri yazmaz.
Bir açılışta makas tutmazlar.
Bir başarı hikâyesi anlatılırken çoğu zaman en geride kalırlar.

Ama aslında hayatın yükünü en çok onlar taşır.

Bir şehrin sabahı onların emeğiyle başlar. Sokaklar temizlenir, kepenkler açılır, ekmek fırından çıkar, çay ocağında ilk bardak dolar, okul yolunda bir çocuk annesinin elini daha sıkı tutar. Gazeteci bilgisayarının başına geçer, şoför direksiyonuna oturur, esnaf duasını eder, işçi mesaisine başlar.

Kimse fark etmeden şehir çalışmaya başlar.

Biz çoğu zaman şehri binalardan, yollardan, meydanlardan, projelerden ibaret sanıyoruz. Oysa bir şehri şehir yapan sadece taş, beton, asfalt değildir. Bir şehri ayakta tutan şey, içinde yaşayan insanların birbirine görünmeden kattığı emektir.

Trabzon da böyledir.

Bu şehir, yalnızca deniziyle, yaylasıyla, horonuyla, futboluyla anlatılamaz. Trabzon’un asıl hikâyesi, sabahın erken saatinde ekmeğinin peşine düşen insanın alnındaki terde saklıdır. Bir annenin evladına kurduğu cümlede, bir babanın susarak taşıdığı sorumlulukta, bir esnafın yıllardır aynı dükkânın ışığını yakmasında, bir öğretmenin sınıfa girerken hâlâ heyecan duymasında gizlidir.

Fakat zaman değiştikçe biz de değiştik.

Artık daha hızlı yaşıyoruz. Daha hızlı konuşuyor, daha hızlı tüketiyor, daha hızlı unutuyoruz. Bir insanın yıllar süren emeğini birkaç saniyelik bir görüntüye, bir fikri birkaç kelimelik yoruma, bir hayatı birkaç satırlık paylaşıma sığdırmaya çalışıyoruz.

Her şey görünür olmak üzerine kuruldu.

Kim daha çok konuşuyor?
Kim daha çok alkış alıyor?
Kim daha çok izleniyor?
Kim daha çok paylaşılıyor?

Oysa hayatın en sağlam tarafı çoğu zaman sessiz olanıdır.

Bir binanın temelini kimse görmez ama bina onun üzerinde yükselir. Bir ağacın kökü toprağın altındadır ama meyveyi o taşır. Bir ailenin, bir kurumun, bir şehrin, hatta bir ülkenin de görünmeyen kökleri vardır. O kökler zayıflarsa, dışarıdan ne kadar güçlü görünürse görünsün, yapı bir gün mutlaka sarsılır.

Bugün belki de en çok bunu konuşmamız gerekiyor.

Görünen başarı kadar görünmeyen emeği de kıymetli bilmek zorundayız. Çünkü hiçbir başarı tek başına kazanılmaz. Bir insanın arkasında ailesi, dostları, öğretmenleri, çalışma arkadaşları, yol gösterenleri ve bazen de sadece sessizce dua edenleri vardır.

Ama çağımız bize başka bir şey öğretiyor:
“Ben yaptım.”
“Ben başardım.”
“Ben kazandım.”

Oysa insanın en büyük yanılgılarından biri, kendini tek başına bir hikâye sanmasıdır.

Hiçbirimiz tek başımıza var olmadık. Bir kelimeyi birinden öğrendik, bir yolu birinin açtığı izden yürüdük, bir cesareti birinin omzundan aldık. Bazen bizi biz yapan şey, kendi attığımız adım kadar, bir başkasının bize inanmış olmasıdır.

Bu yüzden emeği sadece sonuçta aramamak gerekir.

Bir öğrencinin sınavı kazanması elbette başarıdır. Ama o başarıda gecesini gündüzüne katan aile de vardır. Bir sporcunun madalya alması elbette gururdur. Ama o madalyada antrenörün sabrı, takım arkadaşlarının desteği, yıllarca yapılan tekrarların sessiz disiplini vardır. Bir kurumun büyümesi elbette önemlidir. Ama o büyümede masanın başında sabahlayanların, sahada koşturanların, hata yapıp düzeltenlerin, bazen adı bile anılmadan yük alanların payı vardır.

Asıl mesele, başarıyı alkışlamak kadar emeği de görebilmektir.

Çünkü sadece sonucu konuşan toplumlar, zamanla insanı unuturlar.
Sadece vitrine bakanlar, tezgâhın arkasındaki yorgunluğu görmezler.
Sadece parlak cümleleri duyanlar, o cümlenin arkasındaki yılları hissetmezler.

Bugün şehirlerimizin de, kurumlarımızın da, ilişkilerimizin de biraz daha vefaya ihtiyacı var.

Vefa, geçmişte kalmış eski bir kelime değildir. Vefa, insanı insan yapan en diri duygulardan biridir. Bir emeği unutmamak, bir iyiliği küçümsememek, bir yol arkadaşını yarı yolda bırakmamak, bir büyüğün duasını, bir küçüğün umudunu ciddiye almaktır.

Belki de modern zamanların en büyük yoksulluğu para değil, vefa eksikliğidir.

Çünkü vefa kaybolduğunda insan sadece kendine döner. Sadece kendine dönen insan ise bir süre sonra çevresindeki herkesi araç olarak görmeye başlar. Dostluk menfaate, emek gösteriye, başarı reklama dönüşür.

Oysa hayat bu kadar ucuz olmamalı.

Bir insanın emeği, bir şehrin hafızası, bir kurumun geçmişi, bir ailenin fedakârlığı bu kadar kolay tüketilmemeli.

Bugün yeniden hatırlamamız gereken şey şudur:

Bir şehri büyük yapan yalnızca büyük projeler değildir.
Bir insanı değerli kılan yalnızca kazandıkları değildir.
Bir kurumu güçlü yapan yalnızca görünen yüzü değildir.

Asıl güç, görünmeyen tarafta saklıdır.

Sessizce çalışanlarda.
Sabırla bekleyenlerde.
Gürültü yapmadan katkı sunanlarda.
Alkış istemeden yük taşıyanlarda.
Kırılmasına rağmen vazgeçmeyenlerde.

Belki de artık biraz yavaşlamalıyız.

Bir başarı gördüğümüzde sadece sonucu değil, arkasındaki emeği de düşünmeliyiz. Bir insanı değerlendirirken sadece bugününü değil, yürüdüğü yolu da hesaba katmalıyız. Bir şehre bakarken sadece meydanlarını değil, o meydanlara sabahın erken saatinde hayat veren insanları da görmeliyiz.

Çünkü hayatın en kıymetli tarafı çoğu zaman en az konuşulan tarafıdır.

Ve şunu unutmamak gerekir:

Bazı insanlar sahnede değildir ama sahne onların omuzlarında durur.
Bazı isimler manşette değildir ama hikâyenin içinde en derin yerde onlar vardır.
Bazı emekler görünmez ama yoklukları hemen hissedilir.

İşte asıl mesele de budur.

Görünmeyeni görmek.
Sessiz olanı duymak.
Emeği, vefayı ve insanı yeniden merkeze almak.

Çünkü insanı unutan hiçbir başarı gerçek başarı değildir.