Yeraltı zenginlikleri bir ülkede yaşayan tüm insanların ortak değeri, insanlık ve vatandaşlık hakkıdır. Dolayısıyla bir ülke için bu rezerv kaynaklar, öncelikle kendi halkının refahı ve geleceğine yönelik olarak kaliteli yaşam için kullanılmalıdır. Zira ülkemizin teknolojisinin devrimi açısından geri kalmaması için bu anlamda gereksinimlerimizi ithalatla karşılamak yerine, kendi kaynaklarımızı kullanarak artı değer oluşturup, başka ülkelerden milli servetimizi vererek kullanılmış teknoloji alma durumunda kalmamalıyız (Akıllı cep telefonu, çip, elektrikli otomobil, radar, uydu, rüzgar türbinleri ve yüksek silah teknolojisi gibi çok özel aparatlar vs.) Ülkemiz, Çin'den sonra 694 milyon ton ile net rezervi açısından ikinci sırada yer almaktadır.

Bunun yanında mamul maddeye dönüştürüldüğünde ülkemizin 100 yıllık petrol ihtiyacını karşılayacak kadar bor ve toryum rezervlerimiz bulunmaktadır. Onun için şunu açıkça söylemek mümkündür, dijital çağın geleceği bu anlamda Türkiye'de olup, çok stratejik olan net madenlerimiz emperyalistlerin iştahını kabartmakta ve onun içindir ki geleceğimize çökmek için binlerce yol ve yöntem denemektedirler. Dünya azgın bir sömürünün eşiğindeyken, biz de ülkemizin bu zenginliklerinin başka ülkelere verilmemesi için yoğun bir mücadele ile sahiplenip korumak zorundayız.

Bu husus milli bir beka sorunu olup, atalarımızın bizlere bakir olarak bıraktığı topraklarımızı ve yeraltı zenginliklerimizi gelecek kuşaklara bırakmak gibi bir sorumluluğumuz olduğunu da unutmamalıyız ve olaya aynı zamanda bir misak-ı milli sınırı yani vatan bütünlüğü olarak bakmalıyız.

Bu bağlamda binlerce maden ruhsatı verildiği halde bunları Türk milleti bilmemekte, kimlere verildi, verilen şirketler içerisinde yabancılar var mı, varsa oranı nedir, kaç hektar alan ruhsatlandırıldı, içinde tarım alanı, mera, orman var mı, bu alanların coğrafi koordinatları nedir, kaç yıllığına verildi, ne kadarı işletme ne kadarı arama ruhsatı, açık işletme mi galeri işletmesi mi ve hangi madenler verildi gibi hususlar ve daha fazlası bu milletten gizlenerek öz varlıklarımız ve geleceğimiz gaspedilmektedir.

Dahası, madenler yenilenebilir kaynaklar olmadığı için işletilen alan tamamen tahrip edileceğinden, yeniden üretim amaçlı kullanmak için geri dönüşümü de olanaksızdır. Ülkemizin temel ve ortak değerleri sökülüp alınırken, doymak bilmeyen emperyal zihniyet kullandıkları kimyasal maddeler ile de topraklarımızı, derelerimizi ve yeraltı su kaynaklarımızı yok ederken madenlerimizi de alarak bizleri kendilerine bağımlı ve ihtiyaç duyar hale getirmektedirler. Küresel sermayenin yeşil dönüşüm fikri gizlenerek temiz teknolojinin altyapısı yani nadir toprak elementleri bu dönüşümün temelini oluşturmaktadır.

Onun için ülkemizin net ve diğer yeraltı zenginlikleri ulusal kalkınma söylemleriyle sahipleniliyormuş gibi mesajlar verilirken, gerçekler ise emperyal sömürü perdelemesiyle kapatılmaktadır. Aslında ülkemiz, iyi bir planlama ile yıllık üretim kotalarını belirleyip, fiyatları kontrol etmek ve yurtdışı taleplerini dizginleyerek gelecek kuşaklar ve ülkemizin kalkınmasının önündeki sömürü faaliyetleri veya girişimleri engellenmelidir.

Zira bu madenler özellikle savunma sanayi açısından çok önemli olup, bir de bölgemizin jeopolitik coğrafyasıyla geniş anlamda ise jeostratejik dünya politikası açısından önem taşımaktadır. Parasını ödediğimiz halde hala alamadığımız F-35 uçaklarını havalandırmak için bu madenlerin ne derece önemli olduğu ortadayken, ülkemizin bu imkanlara rağmen mahrum bırakılması anlaşılabilir değildir.

Durum bu kadar gelecek açısından hayati olduğu halde, bir de işin üzerine yıkım gibi ağır bir tahribat ilave edildiğinde, siyanür ve atık havuzları, insanlarda oluşacak kronik ve ölümcül hastalıklar ve kullanılamaz hale gelecek topraklarımızla bizler baş başa kalırken, sömüren ülkenin ne ülkesi ne insanları ne de toprakları böyle telafisi zor bir durumla baş başa kalmayacak ve elde ettikleri devasa karların zevkini çıkaracaklardır. İşte emperyalizm, geleceğe yönelik sömürüsünü devam ettirmek için etik hiçbir kural kabul etmediği gibi özellikle, jeopolitik küresel satrançta yeni dinamikleri ve bu konuda yetkin bilim insanlarını, iletişim araçlarını, politikacıları ve çıkarına olacak tüm argümanları kullanmaktadırlar.

Bu bağlamda Türkiye’de NTE, Toryum ve Bor madenlerine çökmek için senaryolar gizliden gizliye yürütülmekte ve Türk toplumu bu anlamda da ortak zenginlikler açısından geleceksiz bırakılmaya çalışılmaktadır. ABD azgın bir şekilde dünyayı sömürmek için nerede değerli ve geleceğin parlak teknolojisini üreteceği maden varsa oraya çökmektedir.

Bunlardan en yakın örneği Ukrayna ve disprosyum, ve terbiyum açısından zengin cevher sahaları olan Grönland'ı işgal etmeye uğraşmaktadır. Buradan çağrışımla dünya kuruldu kurulalı madenler var olup yenilenebilir kaynaklar olmadığı için, toprak altından çıkarılıp işlendiğinde artık o çukurlarda daha hiçbir şey olmaz ve ekosistemde yüzyıllarca kendini yenileyemez. Onun için atalarımız bizlere bu toprakları bırakırken, yanında utanacağımız bir miras da bırakmamışlardır. Bizler de en demokratik haklarımızı kullanarak bizden sonraki kuşaklara utanacakları ve başlarını öne eğecekleri hiçbir miras bırakmamak birincil görevimiz olmalıdır.

Kaynaklarımız bizlerin ortak değerleri olup, koruyarak sürdürülebilirliklerini temin etmeliyiz. Bu husus vatanımızın bütünlüğü açısından bir beka sorunu olmakla birlikte bizlerin de vatana olan en temel borcumuzdur. Ulus olarak, çocuklarımıza ve torunlarımıza yani geleceğimize göz göre göre sömürüldüğümüzü, topraklarımızı kullanışsız ve zenginliklerinden mahrum olmuş halde bırakırsak, çocuklarımız ve torunlarımız bu utanç mirasından sonsuza dek kurtulamaz.

Sahiplenmek, korumak ve onurlu miras bırakmak her Türk yurttaşının vatandaşlık görevidir ve bu görev ihmal edilmemelidir ki ülkemizin kaynakları adil bir bölüşümle kullanılsın, yoksa emperyalizmi doyurarak kaliteli yaşayamayız.