Bazı dostlar Trabzonspor gerçeğinin, mucizesinin, hayatının, varlığının ve de efsaneleşen öyküsünün ardında;
Yokluklar ve imkansızlıklar olduğunu hala anlamıyor.
A.Suat Özyazıcı; imkansızlıkların yarattığı bir teknik adamdır.
Özkan Sümer; bu imkansızlıkların rekabetinin büyüttüğün bir dehadır.
Ve efsaneler; Şenol, Turgay, Necati, Kadir, Dozer Cemil diye sayıp Necmi diye tamamladığımız o müthiş kadrosunun her biri de, mecburi öze dönüşün gerçekçiliğidir.
Yoksa kimsenin sihirli değneği yoktu.
Yöneticilerin de taraftarın da.
Parasızlık, imkansızlık, Trabzonspor’a duvara getirdi, sonra da kendi çocuğuna dönüveren zorunluluk bir ekol olarak karşımıza çaktı.
Şimdilerde, Trabzonspor’da bir tartışma var.
Başkan Hacıosmanoğlu dedi ki “ Hami’yi kulübün içine sokmayanlar, Hami sever oldu..”
Başkana da birileri cevap verdi…”E sen onu mecburen getirdin…”
Haydaaa..
Yahu Trabzonspor mecburiyetlerin takımı değil mi?
A.Suat Özyasıcı mecburen çıkmadı mı ortaya?
Şenol, Kadir , Necati de öyle.
Ondan önce takımın 2 ligde bocalarken on birini sayayım mı, kaç Trabzonlu vardı.
Hami Mandıralı mecburiyetin sonucu Trabzonspor’a teknik adam oldu elbette.
Şartların zorlaması ile.
Yakın dönemin en başarılı isimleri;
Kemal Serdar’lar, Ogün’ler, Bahattinler, K.Şenollar nasıl çıktı ortaya, şartların zorlaması ile değil mi?
Hami de öyle, teknik adam olarak şartların zorlaması ile geldi şansını iyi kullandı.
Hami, İbrahim Hacıosmanoğlu’ndan önce de vardı. O zaman da teknik adamdı. O zaman da bu takımın star oyuncusu, değerli bir elemanı evladı, camianın saygın kişisiydi ama öyle ya da böyle koltuğu O’na Hacıosmanoğlu emanet etti.
Vaaay, aslında etmeyecekti de zorunluluktan etti.
E bari siz zevkinizden etseydiniz kim bir laf edebilirdi.
Şu Trabzonspor’da adamına göre Trabzonsporluluk var ya insanların beynini de gözünü de yüreğini de mantığını da köreltiyor.
xXxX
.jpg)
Güne kimi okuyarak başlıyorum..!
İyi bir gazete okuru olarak bilirim kendimi.
Sabahın ilk saatlerinde bir çoğunu (Kendi yazdığım gazeteyi de) bayiden ücreti mukabilinde alır göz atarım.
Önce doğal olarak yerel gazeteleri okurum.
Haberler başlıklarını sürate geçerim, köşe yazarlarına dikkat çekilirim.
Günebakış’tan Ali Öztürk’ü, ardından Kuzey Ekspres’den Hasan Kurt’u ne yazdığını merak ederim. Bu iki yazarı okuduktan sonra sıra ise;
Yusuf Turgut’un yazısına göz atarım. Taka’nın spor sayfasında İhsan Öksüz o gün yazmışsa, hemen Turgut’un yazısından sonra Öksüz ne demiş bakarım.
Hamza Mısır’ı da merak eder okurum.
Ve ardından Karadeniz’den Son Nokta’da Osman Diyadin’e göz atarım.Servet Özkara’nın mizah kokan yazıları, güne tebessümle başlamama neden olur.
Sonra, tüm gazetelerin, siyasi kulis köşelerini hızlıca geçiştirir ardından, akıllı telefonumuz ile dolmuşta da olsak yerel internet haber sitelerini tıklarız.
61saat ne yazmış, habercuk.com nelere dikkat çekmiş diye.
Genç kuşak köşe yazarları;
Sertaç Hellaç, Gürkan Ata, Murat Aydın ilgi alanım içinde. Beğenirim üsluplarını.
Levent Ustabaş, kısa yazdıkça kalitesini yükseltiyor, okurum.
Mesai arkadaşım Rahman Turan az ama öz yazar yazdı mı da iyi konulara değinir, özümseyerek okumaya çalışırım.
Kendimi mecburen yazdıklarımı tashih için yeniden okumak zorunda kalırım.
Ulaş Özdemir’i Trabzonspor’u yazmadığı yazılarında daha objektif buluyorum, okurum.
Erhan Esaspehlivan, cesur bir kalem, didik didik okurum.
Adnan Sunguru, akşam evde yatarken okumayı yeğlerim zira destansı uzunluktaki yazıları gündüz zamanımı çok alıyor.
Fatma Yavuz’u, röportajlarındaki sadeliği ve reklam kokmayan ilkesi ile beğenirim.
Muhtar, yani Gürsel Gençsoy, kes kopyala yapıştırdıkları hariç, diğer yazdıklarının konu başlığı dikkatimi çekerse, köşesine dalarım.
Benim gibi de kimi okuyorum diyen de çıkıp kimi okuduğunu yazmaz.
Ya da yazan şimdi kızar bana “Ben seni hiç okumuyorum Ali Savaş” diyerek sallar, ben onu yine okurum.