İnsan, yaradılış olarak sevgi ile yaşar ve onun içindir ki doğayı, hayvanları, insanları severiz ve tüm canlıları bağrından çıkaran toprağı da bir başka severiz. Bundan dolayıdır ki ozan ne güzel demiş: “Benim sadık yârim kara topraktır.” Hakikaten insan hayatında toprağın çok büyük bir yeri vardır. İnsan olarak toprak, bitki ve hayvan yani ekosistem içindeki bu üç şey, saksıdaki bir çiçek gibi tüm hayatımızı renklendirir ve yaşamın temelini oluşturur. Zira beslenmek ve ayakta durmak ancak toprakla olur ve bu bağlamda toprak sonsuz bir özlemdir. Genelde kırsalda yaşayan insanlar toprakla haşır neşir olurlar, ancak şehirlerde oturanlar toprağı ancak saksılarda görürler. Köy ve köyde oturanların tamamı tüm hayatlarını toprağa bağlamışlardır. Onlar için toprak; yaşamın temeli, özgürlük, mutluluk, üretim ve hayatın tamamıdır. İşte kıraç topraklarda ömür tüketenler olduğu gibi verimli ve sulanabilir topraklarda yaşayan çok insan bulunmaktadır. Her ikisi de toprak ancak, duyulan hasret ve sahiplenme üst düzeyde olduğu halde bu hasreti yaşayamayan çok insan var ülkemizde. Köyde oturan, kızgın güneş altında yaşam savaşı veren, alnında kalın çizgiler, ellerinde nasırlar, çalışıp didinen, toprağı olmayan ve feodal düzen altında ezilen, ırgat olarak doğup ırgat olarak bu dünyadan göç eden ve bizlerden alacaklı olan, üzüntüsü bitmeyen insanlarımızın haklarını kim ödeyecek?

Hayatını toprağa bağlayan ve onun sahibi olan insanlar geleceğe güvenle bakarlar ve yüzleri güler çünkü onlar Türk yurduna sahiptirler. Gerektiğinde toprağı yani vatanı için canını vermekten de çekinmez. Bu bağlamda geçmişimize bir akıl yürüttüğümüzde top mermilerine göğsünü siper eden, tanklara süngü ile saldıran, yaşlı ana ve dedeleriyle cepheye mermi ve yiyecek taşıyan Türk köylüsünün bu bağlılığında toprak yani vatan özlemini görürüz. Bu kutsallık içinde yüz binlerce insan topraksız olarak feodalitenin zulmü altında yaşarken, değiştirilen 442 sayılı Kanun neticesinde yabancılara sınırsız toprak satılmaktadır. Satmanın sonu olmadığı gibi vermenin ve yitirmenin de sonu gelmez. Bu husus bilindiği halde millî topraklarımızda milyonlarca mülteci bakıp semirtilirken, insanlarımız fakir, yoksul ve aç gezmekte; bir yandan da ülkemizin bazı bölgelerinde insanlar mütegallibe baskısı altında emeği çalınarak boğaz tokluğuna çalıştırılmaktadırlar. Bu husus eşitlikçi kuralların hiçbir yerinde olmamasına karşın, Türk çiftçisi bu durumdan en kötü ve zararlı etkiyi gördüğü için modern tarıma geçiş ve yüksek verim almak da zorlaşmaktadır. Bu bağlamda yıllardır her gelen hükümet toprak reformu gibi hayati bir olayı çözmek konusunda söz verdikleri halde hak ve adalet hiçbir zaman yerini bulmamıştır. Konu son derece acil olup, hem de tarımsal açıdan dışa bağımlılığımız gittikçe artarken ve gıda fiyatları kesintisiz yükselirken dahi, toprak reformunun yapılarak üretimin artırılıp, dış ülkelere ödediğimiz milyarlarca doların ülkemizde kalıp çiftçilerimize destek olarak verilmesinin sözü bile edilmemektedir.

Bu husus ülke nüfusumuz üzerinde ağır bir yük oluşturduğu halde, hâlâ birileri bu milletin temel hakları üzerinden zenginleştirilmektedir. Alın terini toprağa döken, yastığına başını koyduğunda yaptığı üretimden dolayı mutlu olan, ülke ekonomisine katkıda bulunan, insanların beslenmesi için çırpınan ve kendi toprağında kendini istihdam eden insanların yüzü her zaman güler. Ve yüzü gülen insanların ellerinde vatan toprakları bolluk ve bereket fışkırır. Onun içindir ki vatan savunması ve sevgisi bir ailenin kendi toprağına bağlanması ve onu sevmesiyle başlar. Başkasının toprağında işçi, ırgat ve köle olarak çalışan insanlar sadece çile doldurur, üzgündür, dertlidir, geleceği yoktur ve bundan dolayı da hayata bakışları çok acınasıdır. Mesela İsviçre’de çok gelişmiş bir sanayi görüyoruz. Saatin en değerlisi, ilacın en etkilisi ve laboratuvar aletlerinin en pahalısı bu ülkede yapılmakta; ayrıca dünyaca tanınmış İsviçre esmer sığırını ve süt verimi yüksek Saanen keçisini dünyaya armağan etmiştir. Yani tarımın gelişmesi sanayi gelişmesine engel olmamıştır. Bizde ne oluyor da topraklarımız atıl, çiftçilerimiz garip, meralarımız tahrip olmuş, ülkemizde hâlâ on binlerce insan topraksız ve sokaklarda insanlarımız “açız” diye bağırıyor. Demek ki biz ne yaptığımızı ve ne yapmamız gerektiğini 21. yüzyılda hâlâ öğrenip de halkımızın karnını doyuracak tarımsal planlamayı hayata geçirmeyi başaramıyoruz. Güzel ülkemiz Anadolu’muzun yaşlı tarihi dile gelip anlatsa da dinlesek. Zira çok uluslar geldi geçti bu topraklardan; ne mutluyuz ki sonunda Türk’e vatan oldu bu güzel topraklar. Yüzyıllar boyu atalarımız yaşadı bu topraklarda; çalıştılar, ürettiler ve gerektiğinde uğruna can verip korku duymayarak bizlere emanet ettiler bu kutsal toprakları.

Önemli olan topraklarımızı ve her türlü doğal kaynaklarımızı yakından tanımak, onlardan yararlanmak, teknik yöntemler uygulayarak modern tarımı planlı bir şekilde ülkeye yerleştirmek olmalıdır. Neticede üreticinin ve çiftçinin yüzü gülecek, ülke ekonomisi güç kazanacak ve üretici kazandığında da Türk ulusu doyacaktır. Sonuçta sanayi kalkınmasını ihmal etmeden tarımsal kalkınmayı gerçekleştirmek, bitkisel ve hayvansal üretim arasında olumlu denge kurularak gelecek her bir hükümet olayı daha çok sahiplenip ileriye taşımalıdır. Yoksa; yabancı ülkelerden tohum, damızlık, gübre, ilaç ve makine almakla tarım gelişmez ve ne köylü ne de ulus doyar. Yani özetin özeti, memleket tarımı için yapılması gereken çalışmaları göremeyen, bilmeyen ve sadece gözünü ileri ülkelere çeviren ve oralardan yapılan ithalatı kurtuluş yolu gibi gören zihniyet, tarıma, ülkeye ve insanımıza faydalı olamaz. Hiçbir ithalat tarımın ülke gündemindeki yerini dolduramaz ve onun için devlet koruyucu rolünü bizzat icraat olarak devreye koymalıdır. Sanayici, basın, otoyol, köprü, turizm ve tünelleri işletenler korunurken böyle bir korunmaya çiftçinin hakkı yok mu? Millî ekonominin temeli tarımdır, tarım korunmalı ki 86 milyonun gıda güvenliği için millî topraklarımızda üretim devam etsin ve ulusumuzun karnı doysun. Ayrıca hiç kimsenin “açım” diye sokaklarımızda bağırdığını görmeyelim.