Yaklaşık yedi yüz yıldır Trabzon’a bakan Kızlar Manastırı, yalnızca taşlardan örülmüş bir yapı değil; zamanın biriktirdiği hikâyelerin evidir.
Asıl adı Panagia Theoskepastos olan manastır, 14. yüzyılda Trabzon Rum İmparatorluğu döneminde, özellikle III. Aleksios zamanında şekillenmiş; yüzyıllar boyunca duaları, sessizliği, zamanı ve insan izlerini taşlarının arasında saklamıştır.
Trabzon’un 1461 yılında Osmanlı hâkimiyetine girmesinden sonra da varlığını sürdüren bu yapı, farklı dönemlerin izlerini taşıyarak günümüze ulaşmıştır. Bugün Boztepe’nin yamacında şehre yukarıdan bakan Kızlar Manastırı, yalnızca tarihî bir miras değil; inançların, medeniyetlerin ve insan hikâyelerinin üst üste biriktiği yaşayan bir hafıza mekânıdır.

Hristiyanlık geleneğinde kadın manastırları, yani rahibe manastırları, yalnızca sürekli dua edilen yerler değildi. Buraya gelen genç kızlar ve rahibeler, günlük yaşamlarını sürdürebilmek ve manastıra gelir sağlamak için dikimhane ve el sanatları atölyeleri kurarlardı. Trabzon Kızlar Manastırı’nda da rahibe adayı genç kızlara ve yetim çocuklara dikiş, nakış, örgü ve kumaş dokuma gibi zanaatların öğretildiği bilinir. Yani dinî bir mekân olmasına rağmen içeride ciddi bir pratik eğitim ve üretim faaliyeti de vardı.
Manastırın en dikkat çekici sanatsal unsuru, kaya kilisesinin içindeki üç farklı döneme tarihlendirilen fresklerdir. Komnenos kraliyet ailesine, III. Aleksios ve ailesine ait portre karakterli duvar resimleri Komnenos Krallığı Dönemi’ne aittir. Daha stilize üslupla yapılmış, Hristiyanlığın on iki büyük bayramını konu alan duvar resimleri ise 18. yüzyılda eklenmiştir. Rus ve Batı etkisiyle şekillenen çok renkli, daha gerçekçi ve hacimli dinî figürler ise 19. yüzyıldan kalmadır.

Kızlar Manastırı, yapısal olarak Sümela ve Vazelon Manastırlarıyla bazı benzerlikler taşır. Ancak şehir merkezine yakın oluşu ve kadınlara ayrılmış bir manastır olmasıyla onlardan ayrılır. Bu yönüyle Kızlar Manastırı, Trabzon’un Geç Bizans döneminden bugüne kalan önemli yapılarından biridir.
Bazı mekânlar vardır; sadece gezilmez, dinlenir. Kızlar Manastırı da bana hep böyle gelir. Taş duvarlarına baktığınızda yalnızca geçmişi değil, geçmişin bugüne bıraktığı sessiz izleri de hissedersiniz.
Son yıllarda bu tarihî mekânın sanatla yeniden nefes aldığını görmek benim için çok kıymetliydi. 1 Mart 2022’de, İran asıllı çağdaş sanatçı Shirin Abedinirad’ın Kızlar Manastırı’nda gerçekleştirdiği “Kolektif Yansıma” adlı enstalasyon çalışmasına katılmış; o günün izlerini hafızama ve objektifime kaydetmiştim.

Tarihî mekânlar beni hep derinden etkilemiştir. Yüzyıllar önce oralarda koşturan çocukları, yaşanmış hayatları, kurulmuş hayalleri düşünürüm.
Mina’nın Çocukları, 2018 yılında uçak kazasında hayatını kaybeden Mina Başaran ve 10 arkadaşının anısını yaşatmak amacıyla kurulan bir sosyal sorumluluk projesidir. Shirin Abedinirad ise bu projeye eserleriyle destek vermiş, dünyaca tanınan İran asıllı Amerikalı bir çağdaş sanatçıdır. Mina’nın Çocukları projesi yararına ve anısına, Abedinirad’ın küratör Ayça Okay öncülüğünde hazırladığı “Kolektif Yansıma” isimli sergisi Trabzon Kızlar Manastırı’nda sanatseverlerle buluşmuştu.
Bu, klasik anlamda bir sergiden çok, mekânın hafızasıyla kurulan çağdaş bir diyalog gibiydi. Aynalar, manastırın taş duvarları arasında yalnızca görüntüyü yansıtmıyordu; gökyüzünü, insanları, taşları ve zamanı aynı yüzeyde buluşturuyordu.

Shirin’in niyeti çok netti:
“Biz kadınların önlerine değil, gökyüzüne bakmalarını istiyoruz.”
O gün Shirin çocukluğunu anlatmıştı. Saçını tararken bir akrabası gelip, “Kız çocukları bu kadar aynaya bakmaz,” demişti. Belki de yıllar sonra aynaları Kızlar Manastırı’nın taş duvarlarına bırakmasının sebebi buydu. Yasaklanan bakışı, özgür bir gökyüzüne çevirmek için…
Serginin yanı sıra, çok değerli konukların katılımıyla güncel meselelerin ele alındığı bir dizi söyleşi yapıldı ve izleyici interaktif şekilde projenin parçası oldu.
Ben o aynalara bakarken, rüzgâr aynayı titrettiğinde saç gibi savrulan zamanı gördüm. Yüzyılların aşındırdığı duvarlarla aynaların çağdaş dili yan yana geldiğinde, geçmiş ile bugün birbirinin içine geçiyordu.

O gün şunu düşündüm: Sanat bazen bir mekânı değiştirmez; onun görünmeyen katmanlarını görünür kılar.
21 Mayıs 2023 akşamı yine Kızlar Manastırı’ndaydım. Bu kez Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali kapsamında Norveçli Grusomhetens Teater topluluğunun sahnelediği “Kuzgun”u izledim. Edgar Allan Poe’nun karanlık ve sarsıcı dünyasından doğan bu oyun, manastırın taş duvarları arasında bambaşka bir anlam kazanmıştı.
O gece yağmur yağıyordu. Gitsem kimse yadırgamazdı belki. Ama kaldım. Yağmurun altında, Kızlar Manastırı’nın ıslanan taşları arasında “Kuzgun”u nefessiz izledim. Gökyüzünden düşen damlalar sahneden yükselen sözlere karışıyor, manastır bir dekor olmaktan çıkıp oyunun kendisine dönüşüyordu.
Karadeniz yağmuru benim çocukluğumdur. Yağmurun yumuşattığı toprağa fotuklar açar, beş taş oynardık; yağmurun dalından kopardığı elmayı sesinden tanıyıp koşarak alırdık. Annem bizi sofaya alırdı. Yağmur dışarıda hikâyesini anlatırken biz de kendi hikâyemizi yazardık.

Belki de bu yüzden “Kuzgun”u yalnızca izlemedim; yaşadım. Bir şiir Amerika’da doğmuş, Norveç’te sahneye taşınmış, Trabzon’da manastırın taşında hayat bulmuştu.
İşte sanatın evrenselliği: Aynı dili değil, aynı duyguyu paylaşmak.
O an Poe fısıldadı:
“Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!”
Dedi Kuzgun:
“Hiçbir zaman.”
— Edgar Allan Poe, Kuzgun

Bir metin, bir ses, bir görüntü dünyanın bir ucundan çıkıp insanı kendi evinin sofasına, çocukluğunun yağmuruna götürebiliyor.
Son iki yıldır hava şartları yüzünden oyunlar sahnelenemiyor. Karadeniz’in yağmuru sahneyi de seyirciyi de sınar. Ama ben o yağmurlu geceyi özlüyorum. Yetkililere hep söylüyorum: Lütfen festivallerde oyunlar yine Kızlar Manastırı’nda olsun.
Bu yüzden benim için Kızlar Manastırı yalnızca korunmuş bir tarih değil; yaşamaya devam eden bir hafızadır.
Sergiler ve Taşların Çağrısı
Kızlar Manastırı yalnızca tiyatroya değil, resme ve farklı sergilere de ev sahipliği yaptı.
2021’de restorasyon sonrası açılan ilk sergi olan “Trabzon’un Renkleri”, burada sanatseverlerle buluşmuştu. Trabzon’un çok değerli ressamlarının, sevgili hocalarımın eserlerinin yer aldığı o özel sergiye katıldığımda içimi tarif edilmez bir coşku kaplamıştı.
Şehrimizin ustalarının tuvalleri, manastırın yemekhanesinde, yüzyıllık taş duvarların arasında sergileniyordu. Ben de hem bir ressam hem de o ustaların bir öğrencisi olarak eserlerin arasında hayranlıkla ve gururla dolaştım.
O gün anladım ki Kızlar Manastırı yalnızca geçmişi saklamıyor; geleceğin sanatına da yer açıyor. Taş duvarları sanatçıya sanki şöyle fısıldıyor:

“Gel, buraya bir iz bırak.”
Burası bir manastır ya… Ben de orada, o manevi atmosferin içinde sessizce dua ettim. Ellerimi göğe uzatıp içimden geçirdim:
“İnşallah bir gün benim de burada bir çalışmam sergilenir…”
Çok amin…
Çünkü Kızlar Manastırı öyle bir yer ki gelen herkesin içine bir hayal bırakıyor. Bana da bir sergi düşü, göğe uzanan ellerle edilmiş güzel bir dua bıraktı.
Yüzyıllar boyunca dualara, sessizliğe ve zamana tanıklık eden bu taşlar bugün sanatın farklı dillerine ev sahipliği yapıyor. Her sergi, her oyun, her ziyaret o hafızaya yeni bir katman ekliyor.

Belki de bazı mekânların değeri, geçmişi ne kadar iyi koruduklarında değil; geçmişle bugünü ne kadar güzel buluşturabildiklerindedir.
Çok önemli bir konu da şu ki; tarihî dokulara toplum olarak değer vermemiz yeterli değil, onları pamuklara sarar gibi korumamız gerek.
Geçmişin içinde bugünü, bugünün içinde sanatı, sanatın içinde insanı saklayan bir eşik…
Şimdilerde Kızlar Manastırı’nda çokça sanatsal faaliyet, kitap söyleşisi ve kültür etkinliği düzenleniyor.
Nicelerine diyelim…
Belki de bazı mekânların değeri, geçmişi ne kadar iyi koruduklarında değil; geçmişle bugünü ne kadar güzel buluşturabildiklerindedir.
Kızlar Manastırı benim için tam olarak böyle bir yer.
Dipnot
Bu hafta şehrimde ve belleğimde iz bırakan sanat duraklarını düşünürken hafıza çekmecelerimi usulca kurcalıyordum. Tam o sırada sevgili gelinim Ceylan:
“Anne, Kızlar Manastırı’nı yaz.”
dedi.
İyi ki dedi…
Bir aynada yansıyan gökyüzü, yağmur altında izlediğim bir tiyatro oyunu, taş duvarların arasında dolaşan resimler ve yıllar öncesinden gelen çocukluk anıları yeniden gün yüzüne çıktı.
Bu yazı, hafızamın çekmecelerini yeniden aralayan o güzel hatırlatması için sevgili gelinim Ceylan’a küçük bir teşekkürdür.
#izlenimler_defteri
#TüyKalemİzleri





