Tüm canlıların yaşam faaliyetlerini sürdürdükleri ve karşılıklı etkileşim içine girdikleri fiziki, kültürel, sosyal, ekonomik ve biyolojik bir alandır ekoloji. Bu ekoloji içerisinde belli bir ortamda yaşayan, yani oraya adapte olmuş ve birbirleriyle etkileşime giren topluluk veya organizma gruplarını da görmek mümkündür ve bu fiziki alana da ekosistem denir. Ülkemiz bu bağlamda yedi bölgeye ayrılmış olup, her bölgenin kendi içinde önemli varlıkları bulunmakla birlikte, arazi yapısı ile, coğrafyası ile, kısacası ekolojik koşulları ile birbirinden farklı bölgelerden oluşan büyük bir ülkedir. Bitkisel ve hayvansal üretimde verimli ve kazançlı bir düzeye ulaşabilmek için her bölgenin özelliklerini dikkate alarak araştırmalar yapılmalıdır. Zira bölgelere ait rezerv zenginliklerimizi başka türlü ortaya çıkararak halkımızın kullanımına sunamayız. Ayrıca bizden fersah fersah bu anlamda ileri olan Batılı ülkeler; bu yolu yürürken önce master plan, daha sonra yerel, bölgesel ve ülkesel ölçekte ekolojinin gerektirdiği koşullarda üretim planlaması yaparak kendi tarım sektörlerini oluşturup disiplin altına almışlardır. Peki biz ne yaptık? Hiçbir zaman liyakat misyonlu bilim ve insan kaynaklarımızı kullanmayarak her şeyi konu ile marjinal bilgisi olan köylüye ve çiftçiye bırakarak, tarımın ülkeyi besleyemeyecek hâle düşmesine sebebiyet verip sanal bir zemin hazırladık. Şimdi ise planlı üretime devam eden ülkelerden tarımsal ürünler ithal etmekteyiz.
Ülke olarak biz bu planlamayı şimdiye kadar çözemediğimize göre yolu kısaltalım derken zaman kaybedip ülkeyi bir açmazın içine mi soktuk, bunu düşünmek ve analiz etmek zorundayız. Sanki durum bu anlamda bir dağınıklık içine girmiş ve bu engeli de bir türlü önümüzden kaldıramamaktayız. Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız ki araştırma zor ve uzun bir yol olup, maalesef ülkemizde tarımsal alanda birçok araştırma enstitüsü, üretim çiftlikleri, fabrikalar ve tarımsal alanlar özelleştirme adı altında elden çıkarılmıştır. Tüm bu sorunlara karşı disiplinli bir çalışmayla, kendi topraklarımızda bulunan mevcut varlıklar üzerinde bilimsel yöntemlerle emek harcayarak ortaya kârlı veriler ve sonuçlar çıkarabilirsek, bu husus kalıcı olur ve Türk çiftçisinin de insanının da yüzü güler. Neticede olayın bir mali portresi olup, sarf edilen paraya ziyan olmuş gözüyle bakmamamız çok önem taşımaktadır. Dahası, yetkililer ve politikacılar bu gerçeği görmezlikten gelseler bile aldırış etmeden bilimsel ve teknik çalışmalar yoluna devam etmeli ki mevcut ekoloji tam olarak üretim amaçlı değerlendirilebilsin. Zira ülkemiz yılda dört mevsim üretim yapabilecek mikroklima alanları, müsait iklim koşulları, toprak şartları ve yağış rejimleri, yani her yönüyle müsait durumdadır.
Ancak son yıllarda şahidi olduğumuz bu olayların ya da menfaat çetelerinin marifetlerini sebze tohumlarında, yem bitkisi tohumlarında, ithal et ve diğer gıda maddelerinde, ilaçta, gübrede ve makine ithalatlarında görmekteyiz. Böyle yerli girdiden uzak bir tarımda kâr marjını yakalamak olası olmadığı içindir ki dışa bağımlılığımız gittikçe artarken birilerinin de kolaycı yoldan kasaları dolmaktadır. Yani sokaktaki bir vatandaş, üretici veya tüketici yanlış uygulamaları gördüğü hâlde (uzman olmaya gerek kalmadan), olayların fiyasko ile sonuçlandığı ortadayken bir yanda vurgun vuranların yüzü gülerken bir de toplumda suçlu aranması tek kelimeyle üzücüdür. Bu tür vurgun olaylarında her şey bilinirken tek çözülemeyen olayın emri kimin verdiğinin ortaya çıkarılmamasıdır. Yani her zaman toplumda devasa sorunlar birike birike kronikleşmişken elimiz altındaki topraklar boş boş bekletilip üretim özelliklerini kaybetmeleri kimsenin kılını kıpırdatmazken, bir de üretici ve tüketicinin soyulması hangi insan hakkıyla örtüşmektedir, anlaşılabilir gibi değildir. Bu, toplumun ortak gereksinimlerinin yok edilmesi olduğu gibi menfaatçi bir zihniyetin toplum üzerinde hegemonya kurması anlamına gelir ki işte liberal ekonominin sonucuna bilerek, isteyerek katlanmak tamı tamına budur.
Ülkemiz bizim gibi iki ülke nüfusunu besleyecek kadar topraklara sahipken ve ekolojimiz müsaitken ithalat ve aşırı hayat pahalılığı, ağır bir enflasyon altında çırpınmayı hak ettiğimiz, istesek de istemesek de soframıza çökmüş durumdadır. Onun için üretmeyip dışarıdan ithal etmekle tarımsal gelişmenin, bitkisel ve hayvansal üretimin devamlılığı söz konusu olamaz. Bir takım ıslah çalışmaları için sınırlı ölçüde ithalat her zaman yapılabilir. Ancak Türk çiftçisinin elindeki hayvanların girdileri ekonomik olarak karşılanamadığı için hayvancılık gittikçe gerilemektedir. Onun için ithal hayvan çözüm olmadığı gibi tarımın diğer sektörleri için de aynı şey geçerlidir. Bundan dolayıdır ki ithalata dayalı politikaya tarım ve hayvancılık politikası denemez. Yani ithalatla toplumu beslemek için hazineden harcanan paralar bir gün gelir kifayet etmez ve elindeki kaynaklar da yok olur. O zaman ekoloji de bir işe yaramaz. Bu anlamda nutuk atanlar, politika yapıyoruz diye toplumu kandıranlar ve üreticinin kaderine son verilmesine sebep olanlar gibi her aşamadaki yetkililer derhal modern tarımı ülkemizde hayata geçirmek için tüm eylemleri devreye sokarak yılları içine alan ve değişmeyen bir devlet politikası oluşturmalıdır. Bu sistem yerleştiğinde ekoloji tam kapasiteyle kullanılmış olacak, çiftçi mutlu ve tüketici ekonomik gücüne göre aradığını bulacak, neticede ülkemiz ithalat girdabından kurtularak ihracatta daha güçlü bir seviyeye yükselmiş olacaktır.