İnsan bazen en çok kalabalıkların içinde yalnız kalır.

Etrafında ses vardır, hareket vardır, koşuşturma vardır. Telefon susmaz, mesajlar gelir, haberler akar, gündem değişir, insanlar konuşur. Herkes bir şey anlatır, herkes bir şeye yetişir, herkes bir taraf olmaya, bir cümle kurmaya, bir iz bırakmaya çalışır.

Ama bütün bu gürültünün içinde insan bazen kendi sesini duyamaz hale gelir.

Asıl mesele de burada başlar.

Çünkü insanın kendini kaybetmesi çoğu zaman bir anda olmaz. Büyük kırılmalarla, sert düşüşlerle, görünür felaketlerle başlamaz her zaman. Bazen küçük küçük uzaklaşır insan kendinden. Bir gün kendi fikrini söylemekten vazgeçer. Başka bir gün kalabalığa uymak için susar. Sonra alışır. Bir süre sonra neye gerçekten inandığını, neye sadece mecbur kaldığını, neyi istediğini, neyi sadece herkes istediği için yaptığını ayırt edemez.

Zamanın ruhu biraz da bunu dayatıyor bize.

Hızlı ol.
Görünür ol.
Tepki ver.
Paylaş.
Yetiş.
Unut.
Devam et.

Kimse insana durup düşünmesi için alan bırakmıyor. Oysa insanın bazen sadece durmaya ihtiyacı vardır. Bir kenara çekilip kendine bakmaya, içindeki dağınıklığı toplamaya, aklından geçenlerle kalbinin söylediklerini aynı masaya oturtmaya ihtiyacı vardır.

Fakat biz durmayı zayıflık sanmaya başladık.

Susana yenildi gözüyle bakıyoruz. Düşüneni geç kalmış sayıyoruz. Sakin duran insanı etkisiz, bağıranı güçlü zannediyoruz. Halbuki çoğu zaman en büyük güç, gürültünün ortasında kendini kaybetmeden kalabilmektir.

Bugün toplum olarak en çok buna ihtiyacımız var.

Daha çok bağırmaya değil, daha iyi duymaya.
Daha hızlı hüküm vermeye değil, daha doğru anlamaya.
Daha fazla görünmeye değil, daha sahici olmaya.

Çünkü insan sahiciliğini kaybettiğinde geriye sadece görüntü kalır. Görüntü parlar ama ısıtmaz. Alkış alır ama iyileştirmez. Kalabalık toplar ama insana huzur vermez.

Bir insanın asıl değeri, ne kadar konuştuğunda değil, neyi ne zaman söyleyebildiğinde saklıdır. Her cümle kurulmak için beklemez. Bazı cümleler susarak daha güçlü söylenir. Bazı cevaplar, verilmediğinde daha anlamlıdır. Bazı mücadeleler de meydanda değil, insanın kendi içinde kazanılır.

Zor olan da budur zaten.

İnsanın başkalarıyla kavgası kolaydır. Birini suçlamak, birine kızmak, birine yüklenmek, birini eksik görmek kolaydır. Asıl zor olan, aynaya bakıp “Ben nerede yanlış yaptım?” diyebilmektir. Çünkü insan kendi kusuruyla yüzleştiğinde bahaneye yer kalmaz. Bahane gidince de geriye sorumluluk kalır.

Sorumluluk ise ağırdır.

Ama insanı olgunlaştıran da o ağırlıktır.

Bugün birçok insan yorulmuş durumda. Sadece işten, geçim derdinden, gündemin ağırlığından değil; sürekli güçlü görünmek zorunda kalmaktan yorulmuş durumda. Her şeye yetişmeye çalışmaktan, hiçbir şeye tam olarak yetişememekten, kendine bile geç kalmaktan yorulmuş durumda.

Fakat bunu söylemek de kolay değil.

Çünkü çağımız insana yorulma hakkı bile tanımıyor. Hep daha fazlası isteniyor. Daha çok başarı, daha çok hız, daha çok üretim, daha çok görünürlük, daha çok tepki, daha çok performans...

Peki insan nerede kalacak?

Bir evin içinde, bir masanın başında, bir sahil kenarında, bir çay bardağının buğusunda, bir eski dost sohbetinde, bir annenin duasında, bir çocuğun gözlerinde insanın kendine dönmesi gereken yerler vardır.

Hayat sadece yetişilecek bir mesafe değildir.
Hayat, bazen fark edilecek bir inceliktir.

Birinin hatırını sormak, bir büyüğün elini öpmek, bir dostun derdini gerçekten dinlemek, bir çocuğun sevincine ortak olmak, bir sokaktan geçerken orada yaşayan hayatı hissetmek...

Bunlar küçük şeyler gibi görünür.

Ama insanı ayakta tutan çoğu zaman bu küçük şeylerdir.

Çünkü insan sadece büyük hedeflerle yaşamaz. İnsan bazen küçük bir anlayışla, samimi bir cümleyle, zamansız gelen bir destekle, unutulmadığını hissettiren bir davranışla yeniden toparlanır.

Bizim yeniden öğrenmemiz gereken şey belki de budur:

İnsan olmak, sadece güçlü olmak değildir.
İnsan olmak, bazen kırıldığını kabul etmektir.
Bazen susmayı bilmektir.
Bazen geri çekilip düşünmektir.
Bazen de kalabalığın alkışına değil, vicdanının sesine kulak vermektir.

Çünkü kalabalık her zaman haklı değildir.
Gürültü her zaman gerçek değildir.
Hız her zaman ilerlemek değildir.

Bazen insan en çok durduğunda yol alır.

Bugün kendimize sormamız gereken soru belki de şudur:

Biz gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece akışa mı kapılıyoruz?

Eğer sadece akışa kapılıyorsak, bir gün geriye dönüp baktığımızda çok şey yapmış ama az şey hissetmiş olabiliriz. Çok konuşmuş ama az anlamış olabiliriz. Çok görünmüş ama az dokunmuş olabiliriz.

Oysa hayat, dokunabildiğimiz kadar hayattır.

Bir insana, bir şehre, bir hatıraya, bir değere, bir iyiliğe dokunabildiğimiz kadar anlam kazanır.

Bu yüzden insanın bazen kalabalıktan uzaklaşıp kendi içine dönmesi gerekir. Kendi sesini yeniden duyması, kendi yolunu yeniden hatırlaması, ne için yürüdüğünü yeniden düşünmesi gerekir.

Çünkü insan kendini kaybederse, vardığı yerin de anlamı kalmaz.

Ve belki de bütün mesele budur:

Kalabalığın içinde kaybolmadan insan kalabilmek.

Gürültünün içinde vicdanını koruyabilmek.

Hızın içinde ruhunu geride bırakmamak.

Çünkü insan, kendine dönebildiği kadar tamamlanır.