İnsanoğlunun hayatını kurtarmak, kolaylaştırmak, ihtiyaçlarını karşılamak ve sorunları çözmek amacıyla geliştirdiği araç ve gereçlerin, yöntemleri ile sistemlerin tamamıdır teknoloji. Aynı zamanda bilimsel bilginin pratiğe intikal ettirilmiş sorunları çözmek için kullanılan bir bilim dalıdır. Her sektörün kendi iç teknolojisi olduğu gibi tarımın da kendi bünyesinde iyi tarım uygulamalarından, katma değeri yüksek ürün elde etmek için teknolojiye ihtiyaç vardır. Tarım bu anlamda tarladan toptancıya ve markete kadar uzanan sistem birçok (soğuk hava deposu, frigorifik araçlar, hızlı soğutma sistemleri, ürün işleme fabrikaları, gübre, şeker, tütün, salça ve bisküvi fabrikaları vs. gibi) teknoloji çeşitliliğini de kullanarak hem ürünlerin muhafazası ve hem de raf ömrünün uzatılarak zaman faydasından yararlanmayı kolaylaştırmak için teknolojiye önemli ölçüde ihtiyaç vardır. Bu sistem gelişen koşullara göre kendini sürekli yenilerken, maalesef ülkemizde üvey evlat muamelesi gören tarımın teknolojik altyapısı özelleştirme adı altında satılarak şimdi yerlerinde yeller esmektedir. Zira; süt, yem, şeker, gübre ve azot sanayi, tütün, Et Balık Kurumu gibi daha birçok fabrika satılarak tarım yetim bırakılmıştır. Şimdi bu altyapı olmadığı için neyin üzerine yeni ve gelişen teknolojiler ilave edilerek ülke içi ve dünyaya ürün veya ürünler satılacaktır. Tabii ki manzara ortadayken böyle bir ticaretten bahsetmek olası değildir.
İşte şu an ülkemiz tarım teknolojisi anlamında bu eşikten oldukça uzakta sıfırdan başlanması gereken garip bir durumdadır. Durum bu kadarla kalmayıp genç nüfus tarımdan uzaklaşarak yaşlı kesim hâlâ elinden geldiği kadar emek vermeye devam ederken, bırak emeğinin karşılığını almayı, ürünü de para etmemektedir. Bu durumda hangi teknoloji ile üretildiği belli olmayan binlerce yabancı ithal ürün marketlerde yerini almakta ve Türk halkı da enflasyon bahanesiyle bu yabancı firmalara soyulmaya devam etmektedir. Yani genelde politik algı; başka ülkelerde 30-40 yıl veya daha fazla uğraşılıp, çalışılarak, araştırılmış teknolojiyi biz neden 40 yıl uğraşarak bulmaya çalışalım gibi sanal bir yaklaşım içindedir. Onun için bedelini ödeyerek ithal eder ve kazanırım diye düşünülmesi halkının sömürülmesine göz yummak; akla, bilime ve bilgiye değer vermemekle eş anlamlıdır. Ancak ortada bir de memleketin havası, suyu, toprağı, iklimi, beslenmesi yani kendine özgü üretim tarzı ve davranışları olan bizim ulusal çiftçimiz olduğu da akıl dışı tutulmamalıdır. Yani yetkililerin bu durumu görmemesi, ekolojiyi, ekosistemi liberal ekonominin dışında tutarak bir moda tarım döngüsü içinde her geçen gün ülkemiz biraz daha bağımlılaştırılmaktadır.
Yani teknoloji ithalatı ve sürekli bedel ödemek bizim alın yazımız olmamalı, ancak bunun bir sınırı ve ölçüsü olmalıdır. Yani ithal edilebilir teknolojiler olabilir ama ülkemiz tarım koşullarına adapte olacak, uyum sağlayacak ve kendimizin çalışarak geliştireceğimiz yenilikler muhakkak olmalıdır. Ülkemizde iki yüzün üstünde üniversite, on binlerce bilim insanı, kurumlar, teknik kadrolar, toprak bilimciler, genç insan kaynağı, iklim ve her türlü olanak var ama; tohum, sebze fidesi, canlı hayvan; et ve daha birçok tarım ürünü yanında çok zengin tek ve çok yıllık floramız olmasına karşın süs bitkilerini dahi yurt dışından ithal etmekteyiz. O hâlde sormalıyız; nerede botanikçiler, zoologlar, entomologlar, biyologlar, teknologlar, toprak bilimciler, bitki korumacılar, meracılar. Bu meslek disiplinlerinin önceden varlıkları biliniyordu ve çok güzel çalışmalar yapıyorlardı. O kısıtlı şartlarda fevkalade katkı verilirken şimdi ne oldu da bilim insanları ortalıkta yok ve insanlar marketlere gitmeye cesaret edemiyorlar. Artık gelinen noktada dünyada ispatlanmış bilimsel gerçekler, sandık başında imzasını zor atan bir vatandaşın attığı tokat kadar etkili olmaması, bize tarımın her biriminde çektiğimiz sıkıntıların tam da acınası bir göstergesidir.
İşte; istesek de istemesek de ve kabul dahi etmesek de Batı ile aramızdaki en belirgin fark burada yatmaktadır. Yıllar önce Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk “Hayatta en hakiki yol gösterici bilimdir.” dediği hâlde vefatından 88 yıl sonra bu gerçeği görmezlikten gelen kişiler Bakanlık koltuğunda oturuyor ve Türk tarımını yönlendiriyor. Sonuçta tarım dünyada kabul gördüğü gibi stratejik bir sektör olup, beslenmenin ve gelişmenin en temel unsurudur. Onun için ithalatı azaltıp, ülke tarımını güçlendirmek için tüm tarım argümanlarını devreye sokmak temel hedef olmalıdır. Artık ithalatla tarımın ve tarımsal teknolojinin gelişemeyeceği, insanların açlıklarına çare üretilemeyeceği, teknolojisiz sistemin yürümeyeceği dikkate alınmalı ve ona göre üretim planlaması yapılmalıdır. Yoksa çiftçi ve tüketici kan ağlarken ithalatçı dört köşe oluyorsa, burada gıdaya ulaşım anlamında çok ciddi sosyolojik bir sorun var demektir. Bu husus açlık demek olup, aynı zamanda bolluk içinde tam bir yoksulluk ve yoksunluk olup, fakirliğin de gittikçe arttığının bir göstergesidir. Sonuçta üretici mutsuz, tüketici mutsuz, velhasıl toprak ürünsüz. Yani daha açıkçası; çiftçi yoksa yiyecek yok, yiyecek yoksa gelecek de yok. Türk toplumu bu durumu hak etmemektedir, o zaman herkes görevini ülkemizin geleceği ve toplumun mutluluğu için eksiksiz yerine getirmek zorundadır.